Ana içeriğe atla

2000'lerden Özkökü belli Ertuğrul Derlemesi


Ertuğrul Özkök'ün "Genel yayın Yönetmenliği" yaparken 2000'lerde yazdığı yazılardan bir derleme. Yorumsuz, Yılmaz Özdil gibi copy-paste usulü, beleş yazarlık... Okumaya çalışın, dayanmaya çalışın, mizahı hissedeceksiniz.







İşi en zor insan     (31.12.2009)


BUGÜN Türkiye’de işi en zor kişi kimdir?

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül mü?



Evet, işi hiç kolay değil.

Başbakan Tayyip Erdoğan mı?

Aldığı sorumluluklar, cesaretle altına girdiği işlere bakarsanız evet, onun işi de hiç kolay değil.


Ama ben birinciliği başka bir devlet yetkilisine vereceğim.


Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’a.


Bana sorarsanız, bugün Türkiye’de işi en zor insan odur.


Ve bu zor işi bugüne kadar, şaşırtıcı bir başarı ile yürütüyor.


Hem de ne pahasına...


Yerden yere vurulmak, hırpalanmak, ne karşı tarafa ne kendi tarafına yaranabilmek pahasına.


Eğer hâlâ ortak bir aklımız, şuurumuz varsa, bunun zerresi kaldıysa, ona gözümüzün bebeği gibi bakmalıyız.

* * *


Genelkurmay binaları aranıyor, subaylar götürülüyor.


Elbette suç varsa aranacak, elbette suçlu varsa alınıp götürülecek.


Ama bir ülkede 7 askerimizin şehit düştüğü bir olay bile halkın bir bölümünü ötekinden bıçak gibi ayırmaya muktedirse, bu aramalardaki hoyratlığın aynı kesimler tarafından nasıl algılanacağını da düşünmemiz lazım.


Hafızamız, albay imzasının bir türlü kuruyamayan ıslaklığını hâlâ hissediyorsa, bilelim ki öyle düşünen de var, böyle düşünen de.


Geceler boyu süren aramaların, taramaların garnizonlarda hangi duygularla izlendiğini herhalde tahmin ediyoruz.


Tahmin ediyoruz da, hiçbirimiz bunu telaffuz etmeye cüret edemiyoruz.


Etmeyelim de.


Ama bilelim ki, oralarda bir gıcırtı var.


O gıcırtıları kim yönetecek?


Daha doğrusu kim yönetebilir?


Güçlü bir komutan.


Başbuğ 
işte öyle bir komutan.

Yönettiği askerin güvenini almış, kızgınlığını absorbe edebilmeyi başarmış bir komutan.


Yani iyi ki var dedirtecek bir komutan.


O yüzden diyorum ki gözümüz gibi bakalım.

* * *


Sadece bundan ibaret mi?


Karşısında onu paramparça etmeye hazır insanlar var.


Askerini paspas yapsa, pestile çevirse yine tatmin olmayacak bir diş gıcırtısı da oradan geliyor.


Bir komutan düşünün ki, bu cephede de savaşmak zorunda.


Hukuka karşı çıkmayacak, ama şerefini koruyacak.


Elinde kalemi yok, kalemsavarı da yok.


Demokratik bir ülkede ordu insafsızca saldırılara karşı kendini neyle, nasıl koruyabilir?


Onun formülü de yok.


İşte böyle iki arada bir derede bir komutan o.


İşi hepimizinkinden zor.


Hem bunlarla boğuşacak, hem terör örgütüyle savaşacak, hem demokrasinin kurallarına uyacak, hem askerinin moralini, gururunu yüksek tutacak.


Bugüne kadar yaptı da.


Sinirine de hâkim oldu, diline de.


Maiyetindeki kişileri gerektiğinde kolladı, gerekmediğinde kollamadı.

* * *


Bu ordu, hepimizin ordusu.


Milletimizin, ülkemizin ordusu.


Onun gururunu; demokratikleşmenin tek şartını askerin burnunu sürtmeye indirgemiş fanatik bir anti-militarizmin insafına emanet edersek, emin olun hepimiz bunun bedelini öderiz.


Evet suça kalkışmış birisi, birileri varsa, üzerine gidilsin.


Ama bunu gurur kırıcı sahnelerle, şovlarla yapmaya kalkmak kimseye yarar sağlamaz.


Onun için diyorum ki, İlker Paşa’ya gözümüz gibi bakalım.


Onun işi çok ama çok zor...


Bu yazıyı Cumhurbaşkanı Gül’ün açıklamasını görmeden önce yazmıştım.


Sevinerek görüyorumki devletin en tepesinde de sorumlu her insanın taşıyacağı bu kaygı fazlasıyla varmış.



Edward Cullen, Mesih vampirim  (6.12.2009)


BOB Dylan'ın “Like a rolling stone”unu uzun zamandır ilk defa dinliyorum.



1960'lı yıllarda İzmir'de Çiğli Amerikan radyosunda bu şarkıyı ilk defa dinlediğimde, bende bıraktığı o ilk duyguyu bugünmüş gibi hatırlıyorum.
Camus'nün “Yabancı”sını yeni okumuştum.
Sartre'ın “İş İşten Geçti”si kafamı allak bullak etmişti.
Sıkışmıştım.
Dışarda nasıl bir dünya var biliyordum.
Kaçmak, zincirlerimi kırmak istiyordum.
Tıpkı yuvarlanan bir taş gibi, varoluşçu bir dünyaya uçmak, akraba insanlar arasında yaşamak istiyordum.
¡   ¡   ¡
Basra üzerinde uçarken, altımdaki dünyada olup bitenleri düşünüyorum.
1977 yılında hurma bahçelerinin altındaki o şehirde dolaşırken neler hissettiğimi hatırlamaya çalışıyorum.
Her şey benden o kadar uzak, ben her şeyden o kadar uzağım ki...
Basra harap olmuş, ben enkaza dönmüş, bitmişim.
Elimde Vanity Fair Dergisi'nin son sayısı var.
Kapağında Robert Pattinson'un olağanüstü bir fotoğrafı.
“Twighlight'ın vampir çocuğu, X ışınları gibi donuk bir nazarla beni delip geçiyor.
Faulkner'ın romanlarından fırlamış bir coğrafyada, bir kulübenin önünde oturmuş.
Üstünde pijama, içinde pejmürde bir beden.
Üzerine bir battaniye atmış.
Elinde sigara.
Artık terk ettiğimiz bir yüz.
Daha doğrusu tarihe karıştığını sandığımız bir suret bize bakıyor.
Takmaz, umursamaz, her şeye s... et der bir havada meydan okuyor.
James Dean'den beri gördüğüm en çarpıcı yüz, en kahredici bakışlar.
Tam bir vampir çocuk.
Kadınlı erkekli hepimizi bir tarafımızdan emiyor.
Kanımızı, ruhumuzu, çaresizliğimizi, bıkmışlığımızı emiyor.
¡   ¡   ¡
Tam sülük efekti.
O emdikçe, kirlenmiş, toksik kanımız temizleniyor.
Rahatlıyoruz.
Anlıyoruz ki, yeni bir efsane doğuyor.
Allah Baba, ruhumuzun günlük, mevsimlik rızkını veriyor.
Yıllardır sıktığımız yumruklar, kenetlediğimiz dişler, çatlattığımız hançereler boşalıyor.
Bu sallamaz, iplemez, takmaz bakış.
Ondan beter oturuş.
Ondan da beter, ondan da kahredici teslim olmuşluk.
Allahım böylesine hoyrat, böylesine elinin tersiyle iten bir duruşa ne kadar ihtiyacımız varmış.
Kim derdi ki, bir vampir çocuk gelecek; bir Mesih gibi gelecek ve bizleri elimizden tutup gökyüzüne uçuracak.
Kim derdi, kim?
Aptal saptal tartışmaların ruhumuzu üçüncü sınıf korku filmlerindeki taş adamlar mağarasına hapsettiği bu cadılar âleminden çekip çıkaracak; azat edecek.
Kapandığı otel odasında durmadan bira içen, içine kapanık, bir ayağı kısa bir barfly delikanlı.
Bir yanıyla, sokaktaki alelade yüz binlerden biri.
Öte yanıyla, tek, biricik, yegâne...
Hünsa bir vampir.
¡   ¡   ¡
Kan içmez, kan içirmez...
Aslına ihanet etmeyi başarmış, becermiş bir kahraman.
Edward Cullen...
Vampir çocuk.
Hepimizin James Dean'den beri hasretle beklediği Mesih.
Paradigmaları kıran vampir.
Kötü'nün de iyi olabileceğini, kapkaranın da pekâlâ beyaz olabileceğini, her karanlığın arkasından rengârenk bir alaimisemanın doğabileceğini, alacakaranlığın sadece kötülerin değil, iyilerin de saklandığı ebedi bir rahim olduğunu anlatan efsanemiz doğdu.
Bu fotoğrafa iyi bakın.
Bu fotoğrafta umut var.
O gözlerden, dinlenmiş telefonlarla susturulmuş sesimizi, çevreyle, ahlakla bastırılmış heyecanlarımızı,
evcilleştirilmiş, sakinleştirilmiş, lobotomize edilmiş aykırılıklarımızı azat edecek bir kurtarıcı bakıyor.

Şahdamarımıza sokacağı dişleriyle, asırların kirlettiği, toksikleştirdiği kanımızı temizleyecek bir vampir bu.
Kötülük denen kapkara kömürden, sevgi, iyilik, özgürlük denen elması yapabilecek bir çocuk bu.
Alacakaranlığı sehere dönüştüren bir simyacı...
Dolunay geçti. Şimdi yeniay doğuyor.
Şimdi hilal; rahatlama, özgürleşme, sıkıntıdan kurtulma, terk etme, bırakıp gitme zamanı..






Herkesin merak ettiği soru  (1 Mart 2008)


DÜN Hürriyet'e gelen telefonlara, internete gelen yorumlara baktığımda ortaya çıkan tablo şu:

Halkın küçümsenmeyecek bir bölümü, askerin çekilmesini "Amerika'nın bastırmasına" bağlıyor.


Böyle düşünmekte haksız da değiller.

Son 48 saatte Ankara'da yaşananlar, söylenen sözler alt alta yazıldığında, ortaya neredeyse yeni bir "Johnson mektubu" olayı çıkıyor.

Önce Amerikan Savunma Bakanı çıkış yapıyor.

"Operasyon aylar değil, haftalar sürmemeli" diyor.

O yetmiyor, Başkan Bush çıkıp benzer şeyler söylüyor.

Buna karşılık, Başbakan'ın dışişleri danışmanı BBC'de meydan okuyor:

"Ne zaman çıkacağımızı biz tayin ederiz" diyor.

O yetmiyor, Genelkurmay Başkanı konuşuyor:

"Kısa süre izafi bir kavram. Bir hafta da olur, bir yıl da" diyor.

Başbakan da bu konuya katılıyor.

Ankara'da diplomatik bir meydan savaşı kopuyor.

Ve bu fırtınaların estiği günün gecesi, Kuzey Irak'taki Türk askeri geri çekiliyor.

Halka böyle bir tablo sunarsanız, ertesi günkü o "geri çekilme", halkın gözünde "diplomatik ricata" dönüşür.

İşte dün gazeteyi hazırlarken Ankara'da çeşitli yerleri arayarak, işin aslını araştırdım.

Cevabını aradığım soru, hepimizin bilmek istediği şeydi.

Türk ordusu, "Amerika bastırdığı için mi geri çekildi?"

Yoksa "görev tamamlanmış" ve çekilme kararı buna göre mi alınmıştı?

* * *

Benim aldığım cevap şu oldu:

"Bu, kesinlikle planlı, programlı bir çekiliştir."

Yine aldığım bilgiye göre, bu karar geçen çarşamba gecesi alınmıştı.

Buna göre, Türk ordusu öngördüğü hedeflere ulaşmış ve yapması gerekeni yapmıştı.

Harekátın en önemli amaçlarından biri, PKK'nın dağdaki kadrosuna, "Artık kışın bile emniyette değilsin" mesajını vermekti.

O mesaj fazlasıyla verildi.

Ayrıca PKK'nın bahar aylarındaki harekát için hazırladığı stoklar, saklandığı yerler de tahrip edildi.

Zaten harekát bu kadar süreli planlanmıştı.

Ayrıca, böylesine kapsamlı bir harekat, öyle bir gecede alınan kararla bitmez.

Belli ki, bu karar önceden alınmış.

Peki öyleyse dün sabahtan itibaren kamuoyunda oluşan bu tepki niye?

Onun cevabı da açık.

Çünkü, geçen hafta başına kadar çok başarılı biçimde sürdürülen diplomatik harekát, nedense son 72 saat içinde tersine döndü.

Sırf kamuoyuna hoş görünmek için BBC'ye yapılan açıklama gereksizdi.

Efelenmeye hiç gerek yoktu.

Asker içerde işini rahatça yapıyordu.

Belagat öfkesi iç siyasette prim yapabilir.

Ama diplomaside etkisi öyle olmuyor.

Sonunda, Türk askerinin böylesine ağır kış şartlarında sürdürdüğü mükemmel bir harekát hakkında kamuoyunun kafasında sorular oluşuyor.

Ama başka yerlerde de yanlışlık yok mu?

Mesela Amerikalılar...

Savunma Bakanı'nın daha Hindistan'dayken o konuşmayı yapması çok mu gerekliydi?

Bush'un devreye girmesine ne lüzum vardı?

Kendi içimizdeki yanlışa gelince.

Türk kamuoyu, askerin çekildiğini Iraklı bakandan mı öğrenmeliydi?

Birileri Orman Bakanı'na, "Kardeşim sen bu işe karışma" deyip, onun efelenmesine mani olamaz mıydı?

Neticede her türlü komplo teorisine zemin hazırlayan bir durum ortaya çıktı.

Dediğim gibi çok başarılı bir askeri harekát, bir diplomatik ricata dönüştü.

Bu şüpheyi kamuoyunun kafasından çıkarmak o kadar kolay olmayacak.

Son zamanlarda biraz düzelmeye başlamış olan Türk-Amerikan ilişkileri, en azından kamuoyu gözünde yeniden yara alacak.

Oysa bu harekátta sivil-asker işbirliği fevkalade iyi götürülmüştü.

Bana göre her bakımdan başarılı bir sınır ötesi operasyon yapıldı.

Ben yine de dün garnizonlarına dönen kahraman çocuklarımızı kucaklıyorum.

Kahraman komutanlarımızı kutluyorum.

Büyük, gerçekten büyük bir iş başardılar...

Vatan onlara minnettardır.



Sefer görev emri    (23 Ekim 2007)


HÜRRİYET'in dünkü manşeti hepimizin hissiyatını açıkça dile getirdi.

"Arkanızdayız..."


Kimin arkasında?

Onu da açıkça belirttik.

Sadece "ordumuzun" demedik.

Sadece "hükümetimizin" de demedik.

"Ordumuzun ve Meclisimizin."

Bu manşet, çapulcu sürüsüne karşı nasıl bir millet dayanışması beklediğimizi de anlatmıyor mu?

Açıkça diyoruz ki:

"Millet olarak kenetlendik..."

Yani, hiçbirimiz sorumluluğu şunun veya bunun üzerine yıkmadan, hep birlikte yüklenerek.

Bekliyoruz.

Neyi mi?

Caydırıcılığımızın ya kanıtlanmasını...

Ya kanıtlanmasını...

* * *

Son 24 saattir büyük gururla izliyorum.

Ordumuz, serinkanlılığın bütün bilinciyle hareket ediyor.

Başbakan'a gelince...

Serinkanlılığı, sakin duruşu belki bugünün öfkesini, nefretini teskin edecek coşkuda değil.

Ama aklın, bilincin, sonuç almanın terazisine koyarsanız, notum pekiyidir.

Başbakan, yapılması gerekeni bütün serinkanlılığıyla yapıyor.

Ya muhalefet?

Bütün samimiyetimle söylüyorum.

Bana gurur verecek bir milli şuurla hareket ediyor.

Sadece gurur değil, ondan da önemlisi güven vererek.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal...

İşte destek.

İşte tahlil.

Hem de şart şurt koşmadan.

* * *

Ya Devlet Bahçeli?

MHP Genel Başkanlığı koltuğuna oturduğu günden beri beni hem şaşırtan hem şaşırtmayan bir kararlılıkla yürüyor.

Serinkanlılığın, aklın ve sorumluluğun yolunda.

Her defasında içimden şu ses yükseliyor:

İyi ki, bozkurtların, ülküdaşların, milliyetçilerin başında böyle vatansever bir insan oturuyor.

Ve bu millet...

Her defasında ordusunun, hükümetinin, Meclis'inin arkasında kenetlenen bu millet.

En güçlü ordumuz işte bu duygudur.

Bebek katili sürüsüne karşı cepheye sürebileceğimiz en güçlü komando birliği bu dayanışmadır.

* * *

Bu savaşta bize, yani şehirlerde, köylerde, kasabalarda oturan bizlere verilmiş bir "sefer görev emri" var.

Sakin durmak...

Dolduruşa gelmemek...

Oraya buraya saldırmamak...

Öfkemizi iyi yönetmek...

Karşı taraftaki Güneydoğulu komşumuza düşman olmak değil, tam aksine sahip çıkmak.

Hatta onlarla omuz omuza terörü lanetlemek.

Evet, bizim sefer görev emrimiz bu.

Bu görevi, "Emredersiniz komutanım" deyip layıkıyla yerine getireceğiz.

* * *

Ülkemiz artık savaş düzenindedir.

Savaş bize bir süre için gözyaşından başka bir şey vaat etmeyebilir.

Evlatlarımızı, yakınlarımızı kaybedebiliriz.

Katlanacağız.

Sabredeceğiz.

Türk'ün sabırla imtihanından muzaffer bir millet olarak çıkacağız.

Bir avuç katil sürüsüne ve ona yataklık eden mahalli şürekaya da, başına çaka çaka şunu göstereceğiz:

Sizi, Amerikanız bile kurtaramayacak.

Artık hedefimiz Barzani

DÜN öğleden sonra Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'la konuştum.

Bir gün önce kendisini aramıştım.

Sadece "Arkanızdayız Paşam" demek için.

Son derece kararlı bir ifadeyle şu sözleri söyledi:

"Bugünkü yazınız çok önemli ve anlamlı. Takdir bana düşmez ama teşhis budur."

Dünkü yazımın mesajı şuydu:

"Artık Barzani'ye son defa şu mesaj verilmeli: Ya komşumuz olacaksın, ya hedefimiz."

Evet, Türk Ordusu'nun en yüksek rütbeli komutanının mesajı da bu.

Ondan biraz önce CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'la konuştum.

"Senin bugünkü yazını Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e de okudum. Bu teşhis doğrudur"dedi.

Dün sabahtan itibaren çok sayıda insandan aynı mesajı aldım.

Artık söz, Türk F-16'larına doğru gitmektedir.

Dost düşman bunu çok iyi bilmelidir.










3-5 F-16; 30-40 sorti      (22 Ekim 2007)


DÜN, Türkiye'nin önde gelen bütün televizyon kanallarından aradılar.

Arayanların hepsi, ciddi, sorumlu yayıncılık anlayışına sahip, güvendiğim insanlardı.


Hepsi de canlı yayına çıkıp görüşlerimi anlatmamı istediler.

Buradan hepsine teşekkür ediyorum.

Bir de özür diliyorum.

Çünkü, sıcağı sıcağına kameraların karşısına geçip, o an ne düşündüğümü anlatabilecek durumda değildim.

O an içimde akıl değil, his ve öfke fırtınaları esiyordu.

Gözümün önünde, gencecik kahraman çocuklardan ve onlara yapılan kalleşlikten başka hiçbir fotoğraf yoktu.

İçimdeki ses, "Ne duruyorsun yürü" cümlesinde tıkanıp kalan bir haykırıştan ibaretti.

* * *

Çıkıp bunu haykırmak da içimden gelmedi.

Çünkü o kalleş, genç askerimizi pusuya düşürmüş.

Arkasından da hepimizi pusuya düşürmesin diye düşündüm.

O mevzie nasıl daha akıllı girerim, nasıl o pusuyu, o alçağın tepesine geçiririm, ona baktım.

Aklımdaki soruları alt alta yazdım.

En başına da şu soruyu koydum.

Geldiğimiz bu noktada muhatabımız kimdir?

Aşağılık cani sürüsü olmadığına göre, kimdir yakasına yapışacağımız asıl sorumlu?

Ve cevabını buldum.

Onu koruyan, ona yataklık eden, ona kol kanat gerenler.

* * *

Yani artık bizim muhatabımız Barzani'dir.

Ona son, ama son defa şu mesajı, anlayacağı en direkt dille söylemeliyiz.

"Önünde iki yol var. Ya komşumuz olacaksın, ya hedefimiz."

Evet, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ve Silahlı Kuvvetleri'nin, Iraklı Kürtlere son sözü bu olmalıdır:

"Ya muhatabım, sınır komşum kalacaksın, ya da düşmanım olacaksın."

Karar onların.

Eğer Amerika Birleşik Devletleri'ne güvenip, düşmanımız olma yolunu seçerlerse kendileri bilir.

Bundan böyle, namlularımız, Barzani'ye çevrilmiştir.

Hedefimiz, Barzani'nin, askeri ve ekonomik hedefleridir.

Amacımız, oradaki "Kürt rüyasını", "Türk kábusuna" çevirmektir.

Barzani, eğer PKK üzerinden bir "Kürt megalo idea"sını gerçekleştirmeyi hayal ediyorsa, biz de onun karşısına bir yeni "misak-ı milli" haritası çıkarmalıyız.

Veya...

En azından, o megalo ideanın fiyatının, onların ödeyemeyeceği kadar ağır olduğunu kafalarına çakmalıyız.

Demeliyiz ki;

Üç beş F-16, otuz kırk sorti; neticesi yirmi yıl geriye gitmiş bir Kuzey Irak'tır.

Karşımıza Amerikan F-16'ları mı çıkacaktır?

Çıkarsa, onlar bilir.

Bir İran, artı bir Suriye...

Üzerine bir Rusya ekleyin.

Ta Afganistan'a kadar uzanan bir coğrafya çıkar karşınıza.

Buna, şimdi senden nefret eden eski arka bahçen Latin Amerika'yı ekle.

Kala kala, her olayda nötr kalan bir Avrupa...

Bunu sadece biz değil, 14 bin kilometre ötedeki Amerika da düşünmelidir.

Hesap oradaysa, terazi burada.

Bir tarafta üç buçuk Kuzey Irak.

Bu tarafta Türkiye.

Ağırlığını terazinin o tarafına değil de bu tarafına koyduğu takdirde, bölgedeki bütün dengeleri altüst edecek bir "eski dost".

* * *

Türkiye artık, tarihi kararını ve küresel tercihini yapacak noktaya gelmiştir.

Bizi bu noktaya getiren, Kuzey Irak şımarıklığının tek nedeni, süper devletin süper sersemliğidir.

Üç saatlik his ve öfke meditasyonumun beni getirdiği yer işte burasıdır.





Türk şaraplarıyla barışıyorum     (27 Mayıs 2007)


GEÇEN perşembe günü dışarıda bir toplantıdan gazeteye dönüyorum.Telefonum çaldı.

Arayan Reşit Soley.

Bu ismi bir kenara yazın, çünkü önümüzdeki yıllarda çok işiteceksiniz.

Reşit Soley, Bozcaada'da şarap üretiyor.

"Şu an bağların arasında dolaşıyorum ve içimden öylesine sizi aramak geldi" dedi.

İki hafta önce bir akşam aynı şeyi ben yapmıştım.

Bir restoranda yemek yiyordum ve onun ürettiği "Corpus" şarabından açtırmıştım.

2004 yılına ait taze sayılabilecek bir şarap olmasına rağmen, olağanüstü bir tadı vardı.

Dolgun, kuvvetli, tam bana göre bir şaraptı.

Şişesi mükemmeldi.

Etiketi, dünyanın en gelişmiş şarap ülkelerinde bile az bulunacak kadar estetikti.

Restoranın sahibinden Reşit Soley'in telefonunu istedim ve hemen oradan arayıp teşekkür ettim.

Böyle güzel şarap, ancak büyük bir tutkunun eseri olabilirdi.

Yani, bağlarının arasında gezerken, aklına gelen insanları öylesine arayabilen bir insanın tutkusu...

* * *

"Öylesine aramak"
 dünyanın en güzel doğaçlamasıdır.

Yıllar önce bir öğleden sonra, Gökova'da "Grup Gündoğarken"in şarkılarını dinliyordum.

Öylesine mutluydum ki, hemen İlhan Şeşen'i aradım.

O sırada Kadıköy'de sahilde tek başına oturuyormuş.

Çok hüzünlüymüş.

Ne güzel sohbet etmiştik.

Öylesine aramıştım...

Ve şuna inanırım. Öylesine arayan, mutlaka aradığını bulur.

İnsana ait en güzel duyguları bulur.

Hüznü, aşkı, sevgiyi, tutkuyu, heyecanı, paylaşmayı, hakkını vermeyi, hakkını almayı...

* * *

Öylesine aramak, en çok pazar günleri aklıma gelir.

Çünkü, pazar, içimdeki "arabeski" azat ettiğim gündür.

Türk yanım, Akdenizli, Egeli yanım, o gün, Kuzeyli Apollonien aklımı bedenimden de, ruhumdan da kovar.

Geriye öylesine arayan diyonizyak bir arabesk kalır.

Sırf onunla da yaşayamam, onsuz da yaşayamam.

En güzel şaraplarımı hep pazar gününe ayırırım.

O yüzden evimde şarap yıllanmaz.

İçimden bir ses, "Sideways" filminin kahramanının şairsiz mısraını fısıldar:

"Bekler her şarap

belli bir anı."


O anlar da öyle çoktur ki, şarap dayanmaz.

Olmasa bile o anı yaratırım.

Keyfime göre bir an uydururum.

Kendi kendimi havaya sokarım.

Bazen geçmişte yaşadıklarım, bazen henüz yaşamadıklarım.

Bazen halen yaşamakta olduklarım, bazen hiçbir zaman yaşayamayacaklarım.

Benim muhayyilemin bile zor yaratabildiği hayaller.

* * *

İşte o arabesk ruhum artık Türk şaraplarıyla barışmaya başladı.

Yıllardır, Türk şaraplarına burun kıvıran ıstıraplı bir ukalalık dönemi yaşadıktan sonra, ülkemin şaraplarını keşfediyorum.

Kavaklıdere'nin, Doluca'nın, Mey'in, Pamukkale'nin, oranın buranın şaraplarını keyifle içiyorum.

Ve iddia ediyorum, Türkiye 10 yıl içinde Avrupa'nın en iyi şaraplarını üreten ülkeler arasına girecek.

Tıpkı rakıyı, zeytinyağını, ekmeği, peyniri mükemmelleştirdiği gibi.

Hem de bunu, pazar günlerinin afrodizyak keyiflerinden hiç nasibini alamamış, maalesef alamamış bir siyasi zümrenin engellerine rağmen yapacak.

* * *

Geçen pazar yine böyle bir gündü.

Tansu Bodrum'da olduğu için, kutsal makarnadan vazgeçip mangal yapmaya karar verdik.

Tam mangal yanarken torunum Zeynep seslendi:

"Küresel ısınmaya yol açıyorsunuz..."

Hayretle baktım ve gülmeye başladım.

Zeynep'
e sarıldım, yan tarafta öteki torunum Sinan Ali bahçede Fenerbahçe formasıyla koşuyordu.

Zülfü Livaneli'nin en muhteşem şarkısı çalıyordu:

"Ah benim sevdalı başım..."

Bir arabesk pazar günüm daha geçiyordu.

Gün batarken, o muhteşem mısralar kimbilir kaçıncı defa aklıma geldi:

"Günler geçip gitmekteler

Kuşlar gibi uçmaktalar..."

Şeriat gelirse ne yaparım        (16 Mayıs 2007)


23 Temmuz sabahı AKP sandıktan "tek parti" olarak çıkarsa ne hissedeceksiniz?

Bu hesapla "Türkiye'ye şeriat rejimi mi gelmiş olacak?"


Aksini de düşünelim.

23 Temmuz sabahı AKP sandıktan oyları azalmış olarak çıkarsa, "İslami rejim tehlikesi"bertaraf edilmiş mi olacak?

Bu ülkeye "şeriat" gelirse ben ne yaparım?

Yani benim, eşimin, kızımın, annemin, kardeşlerimin hayat tarzını değiştirmeye yeltenen bir rejim gelirse demek istiyorum.

Ya bu ülkeyi terk ederim.

Ya da hayatımda elime silah almadığım halde, hayat tarzımı korumak için ölümüne bir mücadeleye girerim.

23 Temmuz sabahı böyle bir karar almak zorunda kalabilir miyim?

İşte o noktada yakın çevremdeki çok insandan ayrılıyorum.

Türkiye 23 Temmuz sabahı böyle bir riskle uyanmayacak.

* * *

Öyleyse sorun ne?

Miting meydanlarındaki insanlar neyi temsil ediyor?

İşte tam bu sorunun cevabını üç yıldır AKP'nin bütün etkili yöneticilerine anlatmaya çalışıyorum.

O insanların rejim endişesi var.

O insanların çok samimi korkuları var.

Ve bu ülkenin başbakanı, Meclis başkanı, cumhurbaşkanı olan insanlar meydanlara dökülen bu milyonlarca insanın korkularını, endişelerini anlamaya çalışmak zorundadır.

Erbakan evlerinde ışıklarını yakıp söndüren insanlar için "Glu glu dansı yapıyorlar" demişti.

Susurluk endişelerini "Fasa fiso" olarak değerlendirmişti.

Çok yanlış.

Ben, bir gazete yöneticisi olarak, Hürriyet'in okurlarından gelen her tepkiyi, her endişeyi çok dikkatle izliyorum.

"Üç beş azgın azınlık" diye bakmıyorum.

Oradaki sahiciliği, gerçekliği ölçmeye çalışıyorum.

Siyasi partilerin de bunu yapması lazım.

Dün iki gazetede iki ayrı anket yayımlandı.

Biri Vatan Gazetesi'ndeydi.

"Yarın seçim yapılsa hangi partiye oy verirsiniz?" 
sorusuna verilen cevaplar şöyleydi:

AKP yüzde 29.6; CHP yüzde 19.2; DP yüzde 15.3; MHP yüzde 10.3.

Aynı gün Yeni Şafak Gazetesi'nde yayınlanan anketin sonuçları ise şöyle:

AKP yüzde 38.3; CHP yüzde 14.7; DP yüzde 7.9; MHP yüzde 5.3.

Gördüğünüz gibi iki anket arasında AKP açısından 9 puana yakın bir fark var.

Daha önemlisi, Vatan'ın anketine göre AKP geriliyor, Yeni Şafak'ınkine göre ilerliyor ve tek başına iktidar.

Öyleyse 23 Temmuz sabahı hangi duyguyla uyanacağız?

Onu bilemem, ama AKP'yi ve Başbakan Tayyip Erdoğan'ı, laiklerin "Hayatını karartacak" bir siyasetçi olarak gören insanlara bir başka şeyi hatırlatmak istiyorum.

Vatan Gazetesi'nin anketinde çok ilginç iki soru ve ondan da ilginç iki sonuç var.

"Türkiye'nin sorunlarını hangi siyasetçi ve hangi parti çözebilir?"

Ankete cevap verenlerin yüzde 40.3 gibi ezici bir çoğunluğu "Tayyip Erdoğan çözebilir",yüzde 42.7'si de "AKP" diyor.

"En iyi Deniz Baykal çözebilir" diyenler yüzde 9.3, "CHP çözebilir" diyenler ise yüzde 11.5'te kalıyor.

* * *

Demek ki, AKP, sırf yarattığı korku nedeniyle alabileceği oyu alamıyor.

CHP ise yine aynı korku sayesinde alması gerekenden fazla oy alıyor.

Öyleyse ne yapmalı?

AKP ve Erdoğan meydanlardaki insanların korkularını küçümsemeyecek, onları yatıştıracak bir çizgi izlemeli.

CHP de insanlara "Bu ülkeyi en az Erdoğan kadar iyi yönetebileceğini" ispatlamalı.

Bana kızmayın. "Piyaniste ateş etmeyin."

23 Temmuz sabahı AKP inse de çıksa da bu muhasebeyi yapacağız...






Ya Ahmedinecad gelirse     (4 Mart 2006)


GÜZEL bir cumartesi gününüzü böyle bir ihtimalle berbat etmek istemem.

Ama birilerinin bir soruyu gündemimize sokması gerekir diye düşünüyorum.

O riski alan kişi de ben olacağım.

Önce benim çevremin de içinde olduğu, kendini "laik cumhuriyetçi" olarak tanımlayan insanlara şunu soracağım:

Son günlerde AKP Hükümeti'nin aldığı darbelerden çok memnun görünüyorsunuz.

Sevincinizi kursağınızda bırakmak istemem; ama kendi kendinize şu soruyu sordunuz mu?

Erdoğan giderse, yerine kim gelir?

* * *

İsterseniz sizin yerinize ben cevap vereyim.

Hayır sormadınız ve cevabını da düşünmediniz.

Büyük bir ihtimalle "Önce AKP gitsin" diye düşünüyorsunuz.

Ben bu sorunun cevabını başka bir soruyla vereceğim.

Ya Erdoğan'ın yerine "Ahmedinecad" gibi biri gelirse?

Yani "Garibanizmin" daha radikal bir İslami versiyonu sandıktan çıkıp karşımıza oturursa...

Hissediyorum, içinizden "Bu kadar fantezi de fazla" diyeceksiniz.

Önce bir durum tahlilinden başlayalım.

AKP Hükümeti, özellikle Unakıtan'la ilgili iddialardan dolayı ağır ateş altında.

Sadece dışarıdan değil, kendi içinden de bombardımana uğruyor.

Ama bir şeye dikkat ediyor musunuz?

Bütün bu bombardımana rağmen, kamuoyu araştırmaları AKP'nin hálá yerinde durduğunu gösteriyor.

Peki yükselen bir lider veya parti var mı?

* * *

Bütün araştırmaların ortak noktası aynı.

Hayır, öteki partiler de, küçük inip çıkmalarla aynı yerinde duruyor.

Bunun sosyolojik anlamı şudur:

Erdoğan'a oy verenler, belki bugün için ona kızıyor.

Ama emin olun, öteki liderlere de gönüllerini açmış değiller.

Böyle "sessiz bekleyiş" anları, siyasi sürprizlere gebedir.

Hele hele söz konusu olan, bir seçimde yüzde 22 oy verdiği partiyi bir sonrakinde yüzde 1'lere indiren bir seçmense, her tür sürprize hazır olmak gerekir.

* * *

Erdoğan 
giderse, Ahmedinecad gelir mi?

"Burası Türkiye, öyle biri gelmez" diyebilirsiniz.

Hadi İslami versiyonu demeyin de "milliyetçi", hatta "ırkçı" versiyonu deyin, böyle bir alternatifin çıkması ihtimalini de mi aklınıza getirmiyorsunuz?

Çevrenize bir bakın.

İran'da halk molla rejimini devirecek diye beklerken, seçimle Ahmedinecad'ı iktidara getirdi.

Mısır'da "Müslüman Kardeşler" yükseliyor.

Filistin halkı, HAMAS gibi bir terör örgütünü hükümete getirdi.

Ürdün'ün durumu ortada.

Yaşadığımız son 5 yıl, Müslüman dünyasının kimyasını değiştirdi.

İnsanlar artık, iyi yönetim için değil, "birilerinden" intikam almak için oy kullanıyor.

Birilerini "rahatsız etme" duygusu, en kuvvetli oy verme motifi haline geldi.

Öfkelerin, hınçların birbirine karıştığı bu duygusal amalgam, bütün Müslüman dünyanın ruh dengesini sarsıyor.

Hiç şüpheniz olmasın, Batı'nınkini de sarsacak.

* * *

Öyleyse ne yapmalı?

Daha kötüsüne katlanmamak için Erdoğan'ı eleştirmekten vaz mı geçmeli?

Katiyen.

Hiçbir gazeteci, "Aman Ahmedinecad gelir" endişesiyle yolsuzlukları görmezlikten gelemez.

Zaten Ahmedinecad'ları iktidara getiren en önemli etken de yolsuzluklardır.

Ama, eleştiriyi, kasıtlı yıpratma temeline oturtmaktan kaçınmalıyız.

İşte bu nedenle, Başbakan Tayyip Erdoğan'a da şunu söylemek istiyorum:

Siyasette "abilik hukukunun" da raconu vardır.

Abi veya kardeş, gerektiğinde fedakárlık yapmayı içine sindirebilmelidir.

Hele hele, söz konusu olan bir ülkenin kritik günleriyse...



Burada ‘emperyalist', orada ‘müttefik' (19 Mart 2003)

ÖNCEKİ gün Kerkük'ten Türkiye sınırına doğru başlayan göçe yol açan paniğin ilginç bir nedeni var.

Bunun hikáyesini dünkü New York Times Gazetesi'nde okudum.

Bir Kürt istihbarat yetkilisine göre, panik geçen hafta Irak ajanlarının üç Kürt'ü yakalaması ile başlamış.

ÜÇ UYDU TELEFONU

Bu üç Kürt'ün üzerinde uydu telefonları bulunmuş.

Aynı istihbarat yetkilisi bu uydu telefonlarının Kürtlere, istihbarat toplamak ve harekátta koordinasyon sağlamak üzere verildiğini söylüyor.

Elinde uydu telefonu bulunan çok sayıda Kürt, Irak bölgesine gönderilmiş.

Irak ajanları bunların üçünü yakalayınca, Kürtler arasında büyük bir insan avı başlamış.

İşte paniğe yol açan en önemli neden buymuş.

Bu olayı neden anlatıyorum?

Bugüne kadar hepimizin aklından geçen, ama hiçbirimizin adını koymadığımız bir gözlemi ortaya koymak istiyorum.

Mutlaka dikkat etmişsinizdir.

Türkiye'de, Amerikan askerine kolaylık sağlayacak tezkereye karşı en güçlü muhalefet, Kürtlerin ağırlıkta bulunduğu ‘‘sivil toplum'' örgütlerinden geliyor.

Ayrıca AKP içinde tezkereye ‘‘Hayır'' oyu veren milletvekillerinin çoğunun Güneydoğu kökenli olduğu söyleniyor.

Parlamentonun aldığı ilk ‘‘Hayır'' kararı da, kamuoyuna ‘‘demokrasinin zaferi''‘‘TBMM'nin onuru'' olarak sunuldu.

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Kürtler, ‘‘Amerikan askerinin Türkiye'ye gelmesine'' şiddetle karşılar.

SINIRI GEÇİNCE

Yani sınırın bu tarafında Amerikalılar ‘‘emperyalist''.

Ama Türkiye-Irak sınırını geçince iş tamamen değişiyor.

Irak'ın Kürtleri, bırakın Amerikan ordusuna karşı olmayı, tam aksine onunla birlikte Saddamrejimine karşı savaşmaya hazırlanıyor.

Bizatihi New York Times Gazetesi, Musul ve Erbil'deki Kürtlere istihbarat amaçlı uydu telefonları bile dağıtıldığını yazıyor.

Yani sınırın öteki tarafındaki Kürtler için Amerikalılar ‘‘emperyalist'' değil, ‘‘müttefik'' hatta‘‘kurtarıcı'' olarak kabul ediliyor.

Sizce bunda bir tuhaflık yok mu?

GÖZÜMÜZDEN KAÇMIYOR

Türkiye'de tezkereyi savunan, Türkiye'nin bu olayın dışında kalamayacağını söyleyen herkese‘‘savaş kışkırtıcısı'' damgası yapıştıran bu sözde ‘‘barışçıların'', sınırın öteki tarafında Amerika ile savaş ittifakı yapan Barzani ve Talabani için tek kelime bile etmemeleri sizce ne anlama geliyor?

Kimse sormuyor mu, burada ‘‘onursuzluk'' olan şey, orada nasıl ‘‘onurlu'' hale geliyor?

Ben buradan hareketle acayip komplo teorileri üretmek niyetinde değilim.

İsteyen istediği yorumu yapsın, istediği komplo teorisini üretsin.

Ben, Türkiye'deki sözde ‘‘barışseverlerin'' bu konudaki ikiyüzlülüklerini vurgulamakla yetineceğim.

Ama sorduğum sorunun cevabını da merak etmiyor değilim.

Sınırın Türkiye tarafındaki Kürtler ‘‘barış yanlısı'', öteki tarafındakiler ise ‘‘savaş yanlısı''.

Bu taraftakiler için Amerika ‘‘emperyalist'', öteki tarafındakiler için ise ‘‘müttefik''.

Diyorum ki, bunun mantıki bir izahı olmalı.

Kimse bu durumun gözümüzden kaçtığını sanmasın.

Türkiye'de devlet önceki akşamdan itibaren uyandı.

Uyanmak zorunda kaldı.

Hiç kimse komplekse kapılmasın, sahte barışseverlerin yarattığı ağır baskıdan çekinmesin.

Ülkemiz doğru olanı yapmıştır.

Bu tutumuna kimsenin söyleyebileceği tek kelime yoktur.

Genelkurmay Başkanımız'ın dediği gibi, inşallah Mehmetçik tek kurşun atmadan bu iş sona erecektir.

Bölgemiz 20'nci yüzyılın başından beri en büyük değişimi yaşamaya hazırlanıyor.

Bu noktada güçlü ve kararlı bir liderlik, toplumsal bir ortak duruşa ihtiyacımız var.

GURUR DUYALIM

Tarihimizin utanılacak değil, gurur duyulacak bir dönemine hazırlanıyoruz.

Herkes emin olsun ki, Saddam'sız bir Ortadoğu herkesten önce bu bölgenin insanlarına mutluluk getirecektir.



Şimdi barış yanlıları mı kazandı     (2 Mart 2003)

GELİN bir karakter ‘‘potpurisi'' yapalım.Milli Güvenlik Kurulu'ndan başlayalım.

Önceki gün hükümet son bir görüşme için Milli Güvenlik Kurulu'na gittiği zaman yazımın başlığını şöyle koymuştum.

DEMEK Kİ DEĞİLMİŞ

‘‘Demek ki, MGK herkese lazımmış.''

Ama MGK'nın steril bildirisini okuyunca şimdi ne diyeceğiz?

‘‘Demek ki MGK herkese lazım değilmiş'' mi?..

Bir kurum düşünün ki, adında ‘‘Milli'' ve Güvenlik'' sıfatları var.

Bir parlamento, tarihinin en ciddi ve sorumluluk isteyen güvenlik kararını alıyor.

Ama MGK'dan, ‘‘kararını kendin al, bizi buna karıştırma'' anlamına gelen steril bir bildiri geliyor.

Büyük bir ‘‘tarihi içtihat'' ortaya çıkmıyor mu?

Demek ki ülkenin ve bölgenin kaderini ilgilendiren çok önemli kararlar alınacağı zaman artık MGK'nın ‘‘tavsiyesine'' güvenmemek gerekiyormuş.

Anamuhalefet tarafına bakıyorum.

Yılların siyasetçisi Önder Sav, mükemmel bir belagat ustası olarak beni alıp gençlik günlerime götürüyor.

Herhalde benim yaşımda birçok insan kendini, Dolmabahçe rıhtımında ‘‘Katil Altıncı Filo defol'' diye bağırırken bulmuştur.

Önder Sav, belagatının etkisiyle öyle kendinden geçiyor ki, İskenderun'da bekleyen Amerikan gemilerini ‘‘düşman'' ilan ediyor.

ANINDA DÜZELTME

Allah'tan yerine oturduğunda, akıl ve mantık melekelerini kaybetmemiş bir CHP'li uyarıyor da, kürsüdeki başkana düzeltme notu gönderiyor.

Önder Sav'ı dinlerken düşünüyorum. Acaba o sıralarda oturan kaç arkadaşı geçmişte Çekiç Güç'ün görev süresinin uzatılması için defalarca oy kullanmıştır?

O inanılmaz demagoji bütün şiddetiyle devam ediyor.

‘‘Türkiye savaşa girmesin.''

Sanki ‘‘Türkiye savaşa girsin'' diyen var. Sanki orada Türkiye'nin savaşa girmesi oylanıyor.

Kimse çıkıp sormuyor: ‘‘Bizim 20-30 bin askerimiz zaten orada. Biz burada neyi oyluyoruz?''

Aklı başında çok sayıda CHP'li, Türkiye'nin bu işin dışında kalamayacağının farkında.

Ama o insanların iradesi, hiç olmazsa küçük bir hakkaniyet duygusu olarak bile içerde oy verenlere yansımıyor.

Peki Okyanus'un öteki tarafında bir Amerikalı şu soruyu kendi kendine sormayacak mı?

Bugün sokaklarda ‘‘savaş karşıtı'' gösteri yapanlar, çok değil daha iki yıl önce aynı Amerika ve İngiltere, Miloseviç'in tepesine bomba yağdırırken, sokakta tek savaş aleyhtarı gösteri yapmamışlardı.

O gün Balkan semalarından yağan bombaları Hıristiyan pilotlar atıyordu.

Aşağıda vurulanlar da Hıristiyan'dı.

Ama tarihin tecellisine bakın ki, dün yüce Meclis'te, CHP adına konuşan milletvekili bula bula,‘‘Müslüman ülkenin Müslüman'ı vurması'' bahanesini buluyordu.

ASLINDA KİM KAYBETTİ

Oysa bu yüzyılın insanlığı artık diktatörleri cezalandırma konusunda ‘‘din kardeşliği''gerekçesini defterinden sildi.

İşte o yüzden bugün Kosova'nın, Bosna'nın Müslüman'ı barış ve güvence içinde yaşıyor.

Ve yine tarihin tecellisine bakın ki, diktatörlerin lehine kullanılan bu din kardeşliği safsatasını silme görevi, o CHP'lilerin ‘‘dincilikle'' suçladığı partiye kalıyor.

Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı ve CHP'nin gizli koalisyonu Erdoğan-Gül ikilisini yalnız başına bıraktı.

İktidardaki parti, bu tarihi sorumluluğu tek başına üzerine almak zorunda kaldı.

Dolayısıyla bunun vebali de, başarısı da kendine ait olacaktı.

Ama her tarihi kararın tarihi sorumluluğu vardır.

Bu sorumluluk ‘‘Evet'' oyu verenler kadar ‘‘Hayır'' oyu verenlere de aittir.

Şimdi netice nedir?

‘‘Savaş yanlıları kaybetti, barış yanlıları kazandı.''

Öyle mi?

TARİHİ SORUMLULUK

Yani bu andan itibaren Kuzey Irak'ta meydana gelebilecek bir çatışmada hayatını kaybedecek her Mehmetçiğin sorumlusu dün ‘‘Hayır'' diyenler mi olacak?

Bundan böyle o bölgede Türkiye'nin iradesi dışında oluşabilecek her olayın, Türkiye'nin içine düşeceği her ekonomik krizin sorumlusu kim olacaktır?

Dedim ya, tarihi kararda ‘‘Evet''in de, ‘‘Hayır''ın da tarihi sorumluluğu vardır.






Bir ülkenin anatomisi   (28 Şubat 2003)

İSTERSENİZ, işe en altından başlayalım. Mesela Bağdat'a giden şu Türk canlı kalkanlarından.

Adı Şaban Dayanan.

Fotoğrafına baksan, soyadıyla mütenasip, kellifelli bir insan.

Ama soyadıyla ve cüssesiyle hiç de mütenasip olmayan bir canlı kalkan.

İŞİM VAR

Bağdat'taki Türk canlı kalkanlar adına açıklama yapıyor.

‘‘Amacımız, barış uğruna gerekirse bedenimizi siper etmek.''

Demek ki sonuna kadar orada kalacaklar diye düşünüyorsunuz.

Nereedee...

Hemen altındaki cümleleri şöyle:

‘‘Ancak Türkiye'deki işlerimiz nedeniyle geri döneceğiz.''

Yani adam ‘‘part time'' canlı kalkan.

Karakter testinden kaç puan vereceğinize siz karar verin.

Hiyerarşik olarak biraz yukarı çıkalım.

Hükümet kanadının bakanları.

İçerde tezkereyi imzalayıp, dışarı çıkınca ‘‘Aslında biz bunu istemiyoruz'' diyenler.

Biraz daha yukarılara çıkalım.

CHP'nin Dışişleri'nden gelmiş diplomat kökenli üyelerine bakıyorum.

Hepsi şu an eski postlarında otursalardı ne yapacaklarını çok iyi biliyorlar.

Ama sorumluluk onlarda değil ya, salla gitsin.

El altından Amerikalılara her türlü boncuğu dağıt. Sonra kamuoyu önüne çık, patlat demeci.

Hem de mümkün olan en popülist cinsinden:

‘‘Vatandaşın vergisini yükselt, Amerikalı askerden KDV alma.''

O eski diplomatlar, Amerikalılarla KDV vs. gibi anlaşmaların ne zaman imzalandığını bilmiyorlar mı?

Bal gibi biliyorlar. Belki de bazılarının müzakeresine bizzat kendileri bile katılmışlar.

Ama dedim ya, iktidarda biz olmadığımıza göre, salla gitsin.

ÇANKAYA HAVASI

Biraz daha yukarılara çıkalım.

Mesela Çankaya'ya.

Cumhurbaşkanı görüşmelerin en kritik noktasında konuşuyor:

‘‘Tezkerenin TBMM tarafından kabul edilmesi ve bu kararın meşru olması için Birleşmiş Milletler'in ikinci bir karar alması gerekir.''

Bunu söyleyen kim?

Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı.

Size sormazlar mı, 1974 yılından bu yana BM'nin Kıbrıs konusunda aldığı hangi kararı uyguladınız?

BM kararları, işinize geldiği zaman ‘‘meşruiyet'' sağlıyor, işinize gelmediği zaman sağlamıyor.

Ama daha da kötüsü var.

Cumhurbaşkanı bu sözleri söylüyor. Ertesi gün sözcüsü çıkıp şu açıklamayı yapıyor:

‘‘Sayın Cumhurbaşkanımızın uluslararası yasallığa ilişkin sözleri, kişisel kanı ve düşüncesidir.''

Ama açıklamanın bir alt cümlesinde de şöyle diyor:

‘‘Cumhurbaşkanımızın görüşleri devletimizin politikasının bir yansımasıdır.''

Bir adım sonra bir başka cümle:

‘‘Cumhurbaşkanımızın Meclis iradesini etkileme amacına dönük bir telkini olmamıştır.''

O zaman Meclis'in karar alacağı gün yapılan bu açıklamalar Meclis'i etkileme değil de ne?..

Öyleyse bu sözlerin anlamı ne?

Çok açık. Halkın yüzde şu kadarı savaşa karşı. Ben de karşıyım. Ama siz bildiğinizi okuyun.

ASKER İKİLEMİ

Askerlere gelince. Onlar sessiz. Ama bir gün bakıyorsunuz, ‘‘üst düzey'' bir komutan ‘‘asker rahatsız'' mesajını sızdırıyor.

Arkasından Genelkurmay, ‘‘Bu bizim görüşümüz değildir. TSK, Meclis'in iradesini etkileyecek davranışlardan kaçınmıştır'' açıklaması yapıyor.

AKP grubuna gelince. Karar durmadan erteleniyor.

Neden, çünkü onlar da bugünkü MGK'yı bekliyorlar.

Yani topu biraz MGK'nın üzerine atmak istiyorlar. ‘‘Aslında biz istemiyorduk, ama ne yapalım askerler böyle diyor'' diyebilmek için.

Allah aşkına bütün bunların adı nedir?

Bizans renklerine bulanmış şark politikası değil mi?

Tabii bir ülke, Bağdat'taki canlı kalkanından Çankaya'daki en üst temsilcisine kadar böylesine tuhaf bir psikoloji içinde olursa, yüce Meclis'inin de aklının karışması normal.

Çünkü ortada tarihi bir karar var. Ve ne yazık ki bu tarihi kararın arkasında dimdik durabilecek cesaret ve liderlik yok.

Ve bütün bu şark hengamesi içinde dimdik ayakta duran tek kişi var.

Bağdat'taki diktatör.

BİR TEK O

Ve ne yazık ki böyle komşuları olduğu sürece ve Allah ona ömür verdikçe dimdik ayakta durmaya da devam eder.

Tabii dünyanın ikinci büyük petrol rezervine sahip olduğu halde, halkının kişi başına yıllık gelirini de 1000 dolar gibi açlık seviyesinde tutarak.


Demek ki MGK herkese lazımmış


ŞİMDİ AKP saflarında siyaset yapan kişilerin çoğu, hayatları boyunca Milli Güvenlik Kurulu'nun, ‘‘demokratik'' bir müessese olmadığını savundu.

Yıllardır bu kuruma karşı en ağır eleştirileri yöneltti.

Türkiye'de liberal ve demokrat geçinen birçok insan yıllardır bu kurumu yıpratmak için elinden geleni yaptı.

Kemal Derviş çıkıp, ‘‘Türkiye gibi ülkelerde MGK türü kurumlar gereklidir'' dediği için bu çevreler tarafından neredeyse çarmıha gerildi.

Ama bugün geldiğimiz noktaya bakın.

Tarihi sorumluluğu ağır bir karar söz konusu olduğu zaman, bütün sözler unutulup top hemen MGK'ya atılıyor.

Meclis'te Anayasa'yı değiştirecek çoğunluğa sahip bir parti bile bu kararı almak için onun desteğini istiyor.

Bence yanlış da yapmıyorlar.

Ama artık MGK'nın Anayasal meşruiyeti yanında, ‘‘siyasi meşruiyetini'' kabul etmiş oldular.

Bundan böyle kimse çıkıp bu kurumun meşruiyetini sorgulamamalı.

En azından ikiyüzlü değillerse.



Tezkere geçmezse Türkiye savaşa girer   (27 Şubat 2003)

BEN, çoğu meslektaşımdan farklı düşünüyorum. Önce şu soruyla başlayayım: Türkiye Büyük Millet Meclisi bugün neyi oylayacak? Çoğu meslektaşım, bunu ‘‘Türkiye'nin savaşa girip girmeme oylaması'' olarak sunuyor.

TARİHİ ÇARPITMA

Yani barışla savaş arasındaki tercih olarak.

Bu gerçekten tarihi bir çarpıtma.

Türkiye Büyük Millet Meclisi bugün savaşa girip girmemeyi değil, Amerikan askerine Türkiye'den geçiş iznini oylayacak.

Bir de yurtdışına Türk askeri gönderme iznini.

Türk askeri şu an zaten Kuzey Irak'ta bulunduğuna göre, işin bu yanı o kadar önemli değil.

Ama Amerikan askerine geçiş izni önemli.

Artık hepimiz biliyoruz ki, Meclis evet dese de demese de bu savaştan geri dönüş yok.

ABD en kötü ihtimalle güneyden vuracak.

Bugün bu tarihi kararın eşiğinde hepimiz kendi kendimize şu soruyu sormalıyız: TBMM tezkereyi kabul etmezse, biz bu savaşın dışında kalabilecek miyiz?

Mehmetçiğin burnu kanamayacak mı?

Yine kendi kendimize şu soruyu sormalıyız: Bu savaşın sonunda oluşacak yeni durumlara‘‘Bize ne'' diyebilecek miyiz?

Bu bölgede güç dengeleri yeniden oluşurken, biz kenarda oturup, ‘‘Ne halleri varsa görsünler'' diyebilecek miyiz?

Unutmayalım. Biraz tarih bilincimizi zorlayalım.

SON DEFA

Bu bölgede sınırlar son defa çizilirken biz ne yazık ki mağluplar tarafındaydık.

1900'lerin başıydı ve biz büyük bir imparatorluğu tasfiyeye uğraşıyorduk.

Bakın bunun sonuçları ne oldu.

O masada olmayışımızın bize ve bölgeye maliyeti nedir, bir bakın.

Birtakım çevreler TBMM üzerinde, insafsızca ve tek yanlı bir baskı kuruyor.

Olayı basit bir ‘‘savaşa karşı olmaya'' indirgiyor.

Ben onların aksine, çok net bir ifadeyle şunu savunuyorum:

TBMM bugün asıl tezkereye ‘‘Hayır'' derse Türkiye'yi savaşa sokacak yolu açacaktır.

Çünkü, o takdirde bu bölgedeki bütün gelişmeler Türkiye'nin kontrolü dışında cereyan edecektir.

Türkiye buna müdahale ettiği anda da artık eski ikna gücü olmayacak ve muhtemelen de Kuzey Irak'ta çatışmalara girecektir.

Türkiye ‘‘Evet'' dediği takdirde...

Bugün artık Saddam'ın barışçı bir çözüme yanaşmasını sağlayacak son ve tek etken, Türkiye'nin kuzey cephesinin açılmasına izin vermesi olacaktır.

Barış gösterileri yüzünden cesaret bulan ve yeniden diklenmeye başlayan Saddam'a, ‘‘bu iş ciddi'' duygusunu verebilecek son etken budur.

Vicdan ve akıl melekelerini kaybetmiş diktatör, bundan etkilenir mi etkilenmez mi bilemeyiz.

BUGÜN GÜÇLÜYÜZ

İnşallah etkilenir ve hem kendisi, hem Irak halkı, hem de bölgenin öteki halkları en az zararla bu işin içinden çıkarlar.

Nereden bakarsanız bakın, TBMM bugün tarihi bir karar veriyor.

Bu bölgedeki son düzenlemelerde biz güçsüz bir imparatorluk artığından ibarettik.

Bugün ise bölgenin en güçlü devletiyiz.

O gün bize rağmen çizilen sınırların, bugün yine bize rağmen yeniden şekillenmesinin dışında kalamayız.

Bunun dışında kalmak, bölgede güçlü ve büyük devlet olma iddiasını kaybetmek anlamına gelir.

Bu bölgeye huzur gelmesi, kalıcı bir barışın sağlanması, refah ve iyi hayat şartlarının gelmesi için artık cesur kararlar alma zamanıdır.

Türkiye, ‘‘Ben bunun dışında kalacağım'' dediği takdirde, 50 yıl bedelini ödemek zorunda kalabilir.

TARİHİ TERCİH

Soruyorum, bu bölgede bizi, ‘‘Saddam'ı kurtarmaya çalışan ülke'' veya daha da kötüsü‘‘Saddam'ı kurtaran ülke'' olarak nasıl bir gelecek bekliyor?

Veya Saddam'ın artık ebediyen komşu olmadığı bir gelecek?

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bugünkü tercihi, savaşla barış arasındaki tercih değil, işte yukarda belirttiğim ihtimaller arasındaki tercihtir?

Bu tercih sadece milletvekillerinin değil, bütün bir ülkenin ve en önemlisi de Irak halkının geleceğini ilgilendiren tercihtir.

Şöyle bir düşünün. Size hangisi makul geliyor?









Size canlı kalkan olun diyen mi var  (25 Şubat 2003)

GEÇEN cumartesi günü okudum. Türkiye'den giden canlı kalkanlar Bağdat'ta bir basın toplantısı düzenlemişler ve şunu söylemişler:

‘‘Eğer burada bizim başımıza bir şey gelirse, bunun sorumlusu Türkiye Cumhuriyeti hükümeti olacaktır.''

KİMMİŞ KİMMİŞ

Hayatımda hiç böyle bir şey duymadım.

Sen kalkıp kendi özgür iradenle savaş bölgesine gideceksin.

Sonra orada utanmadan basın toplantısı yapıp, ‘‘Biz burada ölürsek, sorumlusu devletimiz olacak'' diyeceksin.

Adama sormazlar mı...

Sen afra tafra atarak yaptığın bu şövalyeliği, devletinden garanti alıp da mı yaptın?

O zaman nerede kaldı bu işin cesareti?

Hani canlı kalkandın sen?

Bomba gelmeyecek garantisiyle canlı kalkanlık tafrasını iki yaşındaki çocuk da atar.

Hepiniz koskoca insanlarsınız. Kararınızı kendi özgür iradenizle verdiniz.

Kimse sizi böyle bir şey yapmaya ne zorladı, ne de teşvik etti.

Gazetelerde, televizyonlarda boy bos endam edeceksin.

İş ölmeye gelince, tırsacaksın.

Böyle canlı kalkanlık raconu olmaz.

Zaten bunu söyleyenlerin bir bölümü, daha savaş kararı verilmeden, Bağdat'tan geri döndü.

Yani savaş daha ufukta görünmeden canlı kalkanlıkları sona erdi.

Ben bir adım daha ileri gideceğim ve onlara şunu söyleyeceğim.

ASIL SORUMLU SENSİN

Eğer Bağdat'ta başınıza bir şey gelirse, bunun sorumlusu Türkiye Cumhuriyeti devleti falan olmayacak.

Zaten kalanlarınızın bir bölümü de büyük bir ihtimalle savaştan önce döneceğiniz için size bir şey olmayacak.

Ama orada kalan Iraklı sivillere bir şey olursa, biliniz ki, bunda sizin de sorumluluğunuz olacak.

Çünkü bu tek yanlı davranışlarınızla o diktatöre öylesine cesaret verdiniz ki, hálá halkını ateşten koruyacak en küçük adımı atmıyor.

O diktatöre yıllarca hep böyle yaltaklanıldığı için, önce İran'a saldırdı. Sonra Kürtlere zehirli gaz attı. Sonra Kuveyt'i işgal etti.

Şimdi de halkını yeni bir maceraya götürüyor.

Önüne canlı kalkan gibi geçtiğiniz adam işte budur.

Siz o zavallı insanlara değil, böyle bir diktatöre canlı kalkansınız.

Orada yararlı bir şey mi yapmak istiyorsunuz?

Bağdat'ın çarşısında şöyle bir pankart açın:

‘‘Ey Saddam, çekil artık ve halkının önünü aç.''

Madem canlı kalkan olma cesaretiniz var, madem savaşı önlemek istiyorsunuz.

Bush'a karşı yaptığınız gösterinin, fazla değil, onda birini Saddam'a karşı yapın.

Bakın bakalım böyle bir pankartı açabilecek misiniz?

Açılırsa, kaç dakika açık kalacak?

SADDAM'A TEK CÜMLE

Sizin başınıza neler gelecek?

O ana kadar size dostça davranan Bağdat polisi bir anda nasıl kurtlaşacak?

Türkiye'nin ABD askerlerine kolaylık sağlamasıyla ilgili tezkere bugün yarın Meclis'in önüne gelecek.

Biliyorum, bu konuda milletvekillerinin üstünde ağır bir kamuoyu baskısı var.

Ama bununla ilgili kararlarını verirken, şu muhasebeyi yaparlarsa, içleri daha rahat olur.

ABD ve İngiltere bu harekátı Türkiye izin verse de vermese de yapacak.

Dolayısıyla bizim sınırımızdaki bu tarihi olayın dışında kalmamız mümkün değil.

Biz Amerikan askerine kolaylık sağlasak da sağlamasak da ABD oradaki Kürt unsurları devreye sokacak.

Üstelik biz izin vermediğimiz takdirde, bunu yaparken üzerindeki Türkiye baskısı da kalkmış olacağı için orada istediği etnik grubu istediği gibi silahlandırabilecek.

Biz bu savaşın sıkıntılarını, ekonomik zararlarını yine çekeceğiz.

İDEOLOJİK

Peki soruyorum.

Gerçekler bütün açıklığıyla böyle önümüzde dururken, biz niye bu izni vermeyeceğiz ki?

Türk askerinin canı mı?

ABD'ye Kuzey'den kolaylık sağlandığı takdirde Türk askerinin canı çok daha büyük güvence altında olacaktır.

O nedenle ben AKP içinde bu izne karşı çıkan kişilerin, daha çok ideolojik bir nedene dayandığını düşünüyorum.

Yani, Saddam'a sırf Müslüman olduğu için destek vermeyi amaçladığını düşünüyorum.

Bu gerekçe de Türkiye açısından en yanlış kararı getirir.


Kraldan fazla kralcı bir yazı        (15 Kasım 2002)

AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan bugün Cumhurbaşkanı'na çıkıyor. Muhtemelen yeni başbakan adayının adı da belli olacak.

Şimdi yazacağım yazı, biraz gecikmiş olmakla birlikte, henüz kullanım süresi bitmemiş bir yazıdır.

Bazen birilerinin kraldan fazla kralcılık yapması gerekir.

Hele hele kralın kendisi kralcılık yapamıyorsa...

ANAYASA DEĞİŞMELİ

Benim görüşüm şu:

Anayasa'nın 109'uncu maddesi değiştirilerek, Tayyip Erdoğan'ın hemen şimdi başbakan olmasının yolu açılmalıdır.

Bazıları diyor ki, ‘‘Bu parlamenter sistemin özünü bozar''.

Yine o bazıları diyor ki, ‘‘Kişi için Anayasa değişikliği yapılmaz''.

Bu eleştiriler haksız değil.

Ama gelin şu sorunun cevabını tartışalım.

Anayasa'nın 109'uncu maddesi, başbakanın Meclis içinden seçileceğini öngörüyor.

Yani milletvekili olmayan Tayyip Erdoğan başbakan olamıyor.

Ama AKP'yi iktidara getiren oyları alan kişi Tayyip Erdoğan değil midir?

Yani bugün Meclis'te oluşan yüzde 34'lük irade, onun kurduğu ve başkanlığını yaptığı partide tecelli etmiyor mu?

O zaman bu insanı başbakanlığa getirecek yolu açmak, ‘‘parlamenter sistemin özüne aykırı mı oluyor?''

Yoksa tam aksine, bir aykırılığın düzeltilmesi mi?

Bence ikincisi.

Yani Anayasa'nın 109'uncu maddesinde yapılacak bir değişiklikle Tayyip Erdoğan'ın başbakanlığa oturtulması, parlamenter sistemin gereğinin yerine getirilmesidir.

Bu açıdan bakıldığında da bunu ‘‘kişiye özel'' bir uygulama olarak görmek mümkün değil.

Ayrıca hepimizin hayatında kolaylıkla gözlemleyebileceği bir durum var.

Erdoğan sandıktan yüzde 34 oyla çıktı.

KAMERAMAN ORDUSU

Ama seçim akşamından itibaren yaptığı konuşmalar ve attığı adımlarla, bu desteğini daha da genişletti.

Benim gibi, oyunu ona vermeyen çok sayıda insanın da desteğini aldı.

İşte o nedenle başbakanlık onun hakkıdır ve başka yollarla vakit kaybetmek yerine, bir an önce suyu doğal mecrasına akıtmakta yarar vardır.

Çünkü bunu yapmadığımız takdirde, Erdoğan'ın başbakanlığa oturacağı tarihe kadar geçecek süre, kaybedilmiş zaman olabilir.

Ama ben bu değişikliği bir başka nedenle de arzu ediyorum.

Dün İtalya Başbakanlığı'nda gördüğümüz tabloya bakın.

KASIMPAŞALI ÖZAL

Bir fotoğrafçı ve kameraman ordusu Erdoğan'ı bekliyor.

Müthiş bir ilgi var.

Bütün dünyanın gözü Türkiye üzerinde.

İslamla Hıristiyanlığın arasına 11 Eylül duvarlarının çekildiği bir noktada, bir Türk siyasetçisi çıkıyor ve ‘‘tarihi bir misyona'' aday oluyor.

Herkes onu ‘‘fiili başbakan'' olarak kabul ediyor, ama siz ona bu koltuğu vermiyorsunuz.

Bu, hem Tayyip Erdoğan'a, hem onun yerine başbakan olacak kişiye, hem Türkiye'ye haksızlık olmaz mı?

Türkiye artık bu tartışmaları aşmalı.

Önünüzde tarihi bir fırsat var.

11 Eylül sonrasında dünyada oluşan yeni hava, Türkiye'yi Soğuk Savaş'takinden çok, ama çok daha önemli bir yere getirdi.

Bu yeni misyon, Hıristiyan ve Müslüman dünyası arasında, ‘‘eklem rolüdür''.

Bir zamanlar bu role Özal talipti.

Ama onun döneminin psikolojik konjonktürü, bu misyonun yerine getirilmesine pek elverişli değildi.

Oysa şimdi herkes Hıristiyan ve Müslüman dünyası arasında buzları eritebilecek bir ‘‘mesih ülke'' arıyor.

Ben de soruyorum.

Bu ülke neden Türkiye olmasın?

Evet neden olmasın?

Olayın adını daha seçimden önce ben koymuştum.

Erdoğan için ‘‘Kasımpaşalı Özal'' demiştim.

Önceki gün İtalya Başbakanı karşısındaki performansını görünce, yaptığım bu benzetmenin hiç de yanlış olmadığını anladım.

Evet bugün AKP'nin başında Kasımpaşalı bir Özal vardır.

Türkiye de bu yeni insan ile eline geçen büyük fırsatı değerlendirebilir.

BİR KERELİK

O nedenle herkese, hepinize, hepimize soruyorum.

‘‘Anayasa bir kere delinse ne olur'' demiyorum.

Ama rahatlıkla ‘‘Bir kere değiştirilirse ne olur'' diyorum.

Çünkü fırsat o kadar büyük ve o kadar özlediğimiz bir şey ki..









Müslüman demokratın portresi       (7 Kasım 2002)

AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan dün NTV'deki konuşmasında beklediğim çağrıyı ilk defa bu kadar net ifadeyle dile getirdi:

‘‘Bu ülkede din istismarı artık sona ersin.''

Evet yapmamız gereken iş, bu sloganın içini çağdaş bir biçimde doldurmaktır.

Erdoğan, dinin iki taraftan istismar edildiğini belirtiyor.

İKİ İSTİSMAR

Biri, kendini ‘‘dindar'' olarak tarif eden bazı kesimlerce.

Biri de, bunun tam karşısında durarak, yani kendisinin dinle ilişkisi bulunmadığı halde, dindar kesime yüklenenlerce.

Türban sorunu, işte bu iki kesimin savaş alanının tam ortasında bulunuyor.

Bir tarafta, bunu siyasi bir mücadelenin silahı haline getirmek isteyenler.

Öteki tarafta da bunu bir mevzi kabul edip, buradan çekilmeyi mağlubiyet addeden kesimler.

Ben Erdoğan'ın görüşüne tamamen katılıyorum.

Din iki yanlı bir istismar konusu olmaktan mutlaka çıkarılmalıdır.

Onun için de dinin artık siyaset alanından çekilmesi gerekiyor.

İşte bu nedenle yeni bir kavramı tartışmaya başladık.

Türkiye'de ‘‘Müslüman demokrat'' kavramını ilk kullanan birkaç kişiden biri benim.

Ama bu kavram bugüne kadar hiçbir zaman içeriğiyle tartışılmadı.

AKP iktidara geldikten sonra, şimdi Batı'da tartışılmaya başladı.

O nedenle artık bizim de tartışma zamanımız geldi.

Nedir veya kimdir ‘‘Müslüman demokrat?''

Enis Batur
 1994 yılında yazdığı bir yazıyı gönderdi.

Başlığı ‘‘Müslüman Demokratın Portresi''.

YAYINLANMAYAN GÜNCE

Enis Batur, ‘‘Kendi payıma bunu adını koymaksızın en iyi tanımlayanın Ahmet Hamdi Tanpınar olduğunu düşünüyorum'' diyor.

Tanpınar, ölümünden bir yıl önce, 1962 yılında günlüğünde bir otoportre taslağı çizmiş.

Batur'a göre işte bu portre, ‘‘Müslüman demokrat'' kimliği yansıtıyor.

Ben bunu bilmiyordum, Enis Batur'un yazısından güncenin bu bölümünü aynen aktarıyorum:

‘‘Solcu muyum, sağcı mıyım?

Tam dahili bir harbin içindeyiz... Gariptir ki eserimi sathi okuyorlar ve her iki taraf da ona göre hüküm veriyorlar. Sağcılara göre ben angajmanlarım -Huzur ve Beş Şehir- hilafında sola kayıyorum, solu tutuyorum.

Solculara göre ise ezandan, Türk musikisinden, kendi tarihimizden bahsettiğim için ırkçıların değilse bile, sağcıların safındayım....

İnkılapçılardan ayrılıklarım: Allah'a inanıyorum. Fakat tam bir Müslüman mıyım bilmem. Fakat anamın, babamın dininde ölmek isterim ve milletimin Müslüman olduğunu unutmuyorum ve Müslüman kalmasını istiyorum. Garplıyım, Hıristiyanlığın daha zengin miraslara ve daha derinden işlendiğine eminim. Burada kendimle aşikár tezattayım. Süleymaniye'den başka Garp'la ölçüşecek bir iki musiki eserinden başka şey tanımıyorum.''

ADINI KOYMALI MIYIZ

Tanpınar,
 çok şahsi bulduğu için bu yazdıklarını yayınlamamış.

Enis Batur, Tanpınar'ın bu sözlerini şöyle yorumluyor:

‘‘Müslüman olmanın, dinine gerçek bir bağlılık duymanın cumhuriyet devrimleriyle de, Batılı olmayı seçmekle de çelişmediğini kanıtlayan bir tavır.''

Tabii bunu karşı kutbu ile de tamamlamak gerekir.

Laik bir toplumu savunmanın da iyi bir Müslüman olmakla çelişmediğini söylemeliyiz.

Peki ‘‘Müslüman demokrat'' kavramı ne olacak?

Yukarıda belirttiğim gibi bu kavramı ilk kullananlardan biri olduğum halde, kafamda bazı sorular uyanmaya başladı.

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın yazısını okuduktan sonra şöyle bir düşünceye geldim:

‘‘Tamam, Müslüman demokrat tarifi bu olabilir. Ama illa da bunun adını koymak gerekir mi?''

Dün Yeni Şafak Gazetesi'nde Kürşat Bumin'in yazısını okuduktan sonra bu soru kafamda daha da belirginleşti.

Bumin, ‘‘Müslüman demokrat'' kavramını irdeledikten sonra şu sonuca varıyor:

KALBE YAKIN

‘‘Benim görüşüm, AKP'nin kendisini
 ‘Hıristiyan demokrat' filan gibi sıfatlarla aramak yerine sadece ‘Demokrat' sıfatıyla tarif etmesinin daha doğru olacağı yönünde.''

‘‘İslam'' 
ve ‘‘Müslüman'' kelimesi, son 30 yılda, önce İranlı mollalar, sonra içerdeki bazı istismarcılar tarafından yeterince hırpalandı, yoruldu.

O kavramı artık siyasetten uzak, kalplere yakın bir makama koymak daha doğru olacak.








Unutmayın, asıl önemlisi Erbakan silindi    (6 Kasım 2002)

BÜTÜN gözler, merkez sağ ve solun giden liderlerine çevrildi. EvetMesut Yılmaz, Tansu Çiller, Bülent Ecevit ve Devlet Bahçeli gidiyor.

Ama bana göre bundan çok daha önemli bir başka gelişme var.

Necmettin Erbakan da silindi.

EN YORUCU SİYASETÇİ

Yani, Anayasal rejimi zorlayan yaklaşımlarıyla, rejimi tehdit ettiği izlenimi veren dinci söylemiyle son 25 yılda Türkiye'yi epey yoran, hatta bitap düşüren bir siyasi figür, 3 Kasım günü, tam anlamıyla tarihi bir hezimete uğradı.

Belki bazılarımız unutmuş olabilir.

Gelin, Türk toplumuna ağır maliyet ödeten bu siyasetçinin sabıka dosyasını bir kere daha karıştıralım.

‘‘Bize oy vermeyenler patates dinindendir'' deyip toplumun inanç kimyasını bozmaya tam teşebbüs eden siyasetçi o değil midir?

‘‘İmam hatip okulları Refah Partisi'nin arka bahçesidir'' diyerek, eğitim sisteminin bahçesine fitili yanmış dinamiti bırakan kimdir?

Şevki Yılmaz gibi provokasyon virtüözlerini Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altına sokmasının tatsız hatıralarını unutabilir miyiz?

Sincan'da laik rejim üzerine kapkara bir çadır kurmaya tevessül eden belediye başkanlarının hamisini nasıl hatırlamayız.

Dini bir rejim için ‘‘Gelecek, ama kanlı mı gelecek yoksa kansız mı gelecek onu bilmiyorum'' sözlerini siyasi hayatımıza sokup, herkesi birbirine düşüren bir zihniyetin gölgesi 3 Kasım'a kadar Meclis'in çatısı altında değil miydi?

ONLAR GİDİYOR AMA

Evet Çiller gidiyor.

Ama insaf edelim. Arkasında Erbakan'ınki gibi gerginliğin mest izlerini bıraktı mı?

Bu ülkeye, en azından bir Gümrük Birliği'ne geçişi sağlattığını inkár edebilir miyiz?

Mesut Yılmaz'ın şu son bir yıl içinde Avrupa Birilği'ne tam üyelik için yaptıklarını unutabilir miyiz?

Devlet Bahçeli'nin siyasetimize, ‘‘söz'' denilen şeyin bir anlamının olduğunu öğrettiğini inkár edebilir, siyaset ahlakına getirdiği güzel rötuşları unutabilir miyiz?

Bülent Ecevit'in bu ülkeye getirdiği değerleri hangimiz yok sayabiliriz?

Onlar için söyleyebileceğimiz en kötü şey, ‘‘başarısız'' oldular olabilir.

Bu özellik de, bütün siyasetçiler için meşru bir durumdur. Dün başarılı olan bugün başarısız olabilir.

Ama Erbakan'ın siyasi müktesebatına baktığımız zaman, o bilanço defterine yazabilecek tek hafifletici neden bulabilir misiniz?

İki gündür gazetelere bakıyorum.

Ecevit, Yılmaz, Çiller ve Bahçeli'nin siyasetten ayrılışı neredeyse havai fişeklerle kutlanıyor.

Ama hiçbir manşette, Erbakan'ın uğradığı tarihi bozgundan tek satır yok.

KONYA'DA BİLE

Oysa o, en güvendiği şehir olan Konya'da, arkasında gölge oyunu yaptığı partinin 70 bin kayıtlı üyesinden bile sadece 40 bininin oyunu alabildi.

48 saattir 28 Şubat üzerine abuk sabuk analiz yapan rövanşistler, nedense aynı olayın en büyük kahramanının siyasetten süpürülmesini görmezden geliyorlar.

Aldığı oya bir bakın...

Yüzde 2'lik bir çekirdek mürit...

Bence 3 Kasım analizi yapılırken, Erbakan'ın uğradığı bu hezimet de dikkatle bir yana yazılmalıdır.

Erbakan'ın arkasında durduğu partinin afişleri hálá şehirlerin duvarlarında duruyor.

Üzerinde türbanlı bir kız ve altında bir yazı:

‘‘Önce sen...''

Partisi yüzde 2 oy aldı.

Bunun tam aksini söyleyen, yani ‘‘Önce sen'' demeyen bir başka parti ise yüzde 35'le tek başına iktidar oldu.

AKIL ÇÖZECEK

Ama tarihin tecellisine bakın, türban sorununu bütün hayatı boyunca siyasi manivela gibi kullanan, ‘‘arka bahçesi'' saydığı eğitim yuvalarında bunu üniforma haline getirmeye uğraşan ve son dakikada bile bu duyarlılığı kaşımaya, hatta kanatmaya uğraşan bu zihniyet değil, onu kaşımayan bir zihniyet bu sorunu çözebilecektir.

Erbakan zihniyeti silindiğine göre, onun siyaset meydanlarına nefer olarak sürdüğü sorunların da artık normal mecralarına dönmesi gerekir.

Onlar cephelerden çekildikleri, üzerlerine giydikleri üniformalar çıkarıldığı zaman görülecek ki, türbanı gerçekten samimi inancı olarak takan genç kızların sorunları daha kolayca ve bu ülkenin hiçbir yeri kaşınmadan, kanatılmadan halledilecektir.

Erbakan dönemi kapandı. Umarım bir daha hiç, ama hiç açılmaz...











Aslında bunu manşetten sormalıydık     (22 Ekim 2002)

AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'ın dün Nevşehir mitinginde söylediği sözleri okuyunca aklıma hemen şu soru geldi:

‘‘Yüksek Seçim Kurulu'nun kararı acaba Erdoğan'ın kimyasını mı bozdu?''

Çünkü Erdoğan, partisinin seçim kampanyası başında belirlediği çok önemli bir politikayı değiştirdi.

CEVAP VERMEYECEKTİ

Belirlenen politikaya göre, AKP, seçim kampanyası sırasında kavgacı bir siyaset izlemeyecekti. Rakiplerine cevap vermek yerine kendini anlatacaktı.

Oysa son bir haftadır bu siyaset tersyüz oldu.

Dün seçim meydanında CHP'ye yüklenirken, çok ilginç bir de tehdit savurdu.

‘‘Çok ileri giderlerse, bir medya grubu ile yaptığı anlaşmayı ifşa ederim.''

Haber önümüze geldiğinde hemen, biz de ‘‘açıkla'' diye manşet atalım önerisi geldi. Ancak bazı arkadaşlarımız haklı bir uyarı yaptılar.

‘‘Böyle yaparsak sanki bu iddiayı üzerimize almış gibi bir izlenim çıkar'' dediler.

Ama hepimizin kanaati şuydu.

Bu öyle ortada bırakılacak, üzerimize alınıyormuş kompleksi ile korkulup üstü örtülecek bir iddia değildi.

CHP ile anlaşma yapan medya grubu hangisi ise mutlaka açıklanmalıydı.

Yoksa bu bütün sektöre yapılmış bir suçlama olarak kalacaktı.

O nedenle Erdoğan'ın çevresindeki bütün yakınlarına tek tek telefon açıp, ‘‘Lütfen bu grup hangisiyse açıklayın'' dedim.

Ama ben bu sözleri bir başka açıdan değerlendirmek istiyorum.

Siyasi partilerin liderleri bu seçimde herhangi bir medya grubuna ‘‘Siz neden taraf tutuyorsunuz'' diye hesap sorma hakkına sahip midir?

Belki 1995 veya 99 seçimleri için bu soru sorulabilirdi.

Ama bu seçimde bunu sormaya kimin hakkı olabilir?

SORULAMAYACAK SORU

Çünkü Türkiye'nin 2 numaralı medya grubunun sahibi Cem Uzan bu seçimde kendi kurduğu partisinin başındadır.

Yani Tayyip Erdoğan'ın siyasi rakibidir. O grup, bırakın kendi kurduğu partiyi desteklemeyi, onun kendisidir.

Hiç itirazım yok. Olabilir. Başka ülkelerde oldu, bizde de olabilir.

Uzan'ın gazete ve televizyonları her gün Erdoğan'a vurmaktadır.

Ortada böyle bir durum varken, sizin kalkıp bir medya grubunu eleştirmeye hakkınız olabilir mi?

ALTIDA BİRİ

İkincisi, bugün Türkiye'de Tayyip Erdoğan'a desteğini açıkça ifade eden ve hatta onunla bazı finansal ilişkileri olduğu iddia edilen televizyon kanalı ve gazeteler vardır.

Bugün kimse çıkıp ‘‘Kanal 7''ye veya ‘‘Yeni Şafak'' gazetesine, ‘‘Sen neden Erdoğan'ı destekliyorsun'' diye soru soruyor mu?

Çünkü demokratik toplumlarda yayın organlarının bazı siyasi partileri destekleme hakkı da vardır.

Bitmedi.

Ali Atıf Bir, geçen pazar günkü Hürriyet'te ilginç bir araştırma yayınladı.

Türkiye'nin önde gelen televizyonlarında hakkında en çok haber verilen parti AKP olmuş.

Bu partinin seçim çalışmaları hakkında tam 6 saat 34 dakika haber yayınlanmış.

Onu 3 saat 27 dakika ile Cem Uzan izliyor.

Ondan sonra gelen DSP ve Bülent Ecevit'e ayrılan süre ise 1 saat 42 dakika, CHP'e ayrılan ise sadece 1 saat 34 dakika.

Yani AKP'nin neredeyse altıda biri.

Şimdi bu tabloya bakıp söyler misiniz, hangi medya grubu CHP ile anlaşma yapmış?

Bu sözler eğer kasıtlı bir seçim taktiği değilse, büyük bir yanılgıyı ifade ediyor.

Çünkü bu komplo teorilerine itibar edeceksek, o zaman başkalarının da çıkıp ona şu soruyu sorma hakkı doğar:

‘‘Siz de batık bankacı Halis Toprak'la özel bir anlaşma mı yaptınız ki meydanlara çıkıp sizin için seçim kampanyası yapıyor, size oy verilmesini istiyor?''

İşte o nedenle CHP ile anlaşma yaptığını iddia ettiği medya grubunu mutlaka açıklamalıdır.

Yoksa bu sözler bütün medyaya atılmış bir iftira olarak kalacaktır.

CHP'DEN KORKU MU

O nedenle ben bu sözleri, Erdoğan'ın CHP'den korkmaya başladığının bir işareti olarak kabul etmek istiyorum.

Aksi takdirde kendisinin hem zekásından, hem demokrasi kültürü ve hoşgörü anlayışından şüphe etmem gerekecektir.

Onun için de bir neden yok...





Evet, bu haberi bu grup verdi    (9 Ekim 2002)

AKP Lideri Erdoğan, batık banka sahipleriyle yaptığı görüşme haberini verdiğimiz için bize tepki gösterdi:"Bizim politikamızı onlar mı belirleyecek?" Peki, neyin haber olacağına Erdoğan mı karar verecek?


YURTDIŞINDA olduğum için bir hafta yazı yazmamaya karar vermiştim.   Ama dün AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'ın, üç batık banka sahibiyle yaptığı görüşmeyi veren haberlerle ilgili tepkisini görünce kendimi tutamadım.Çünkü mesele, sadece bir siyasi parti genel başkanının sıradan bir sözü değildi.

Mesele, seçime giden Türkiye'de, 3 Kasım'dan sonra uygulanacak politikalarla ilgili çok önemli bazı işaretlerdi.

Tayyip Erdoğan ile yaptığımız son görüşmede kendisine şu soruyu sormuştum:

O GÜN SÖYLENEN

‘‘Arkadaşımız Cüneyt Ülsever'e, geçmişteki yolsuzluklarla ilgili olarak devr-i sabık yaratacağız demişsiniz. Doğru mu?''

Erdoğan, 
hiç düşünmeden şu cevabı vermişti:

‘‘Evet, aynen doğru.''

Erdoğan 
eklemişti:

‘‘Bu bankaların durumlarını, bunların hepsini masaya yatıracağız, geçmişin hesabını soracağız...''

AKP Genel Başkanı'nın bu sözleri Hürriyetim'in sitesinde halen duruyor.

İsteyen girip bakar.

Erdoğan, batık bankacılarla yaptığı görüşmeyi haber olarak duyuran gazetelere şu tepkiyi vermiş:

‘‘Bizim politikamızı onlar mı belirleyecek?''

Böyle bir mantığa biz de aynen şu cevabı verme hakkına sahip değil miyiz:

‘‘Neyin haber olacağına Sayın Tayyip Erdoğan mı karar verecek?''

Yoksa artık unuttuğuna inanmaya başladığımız ‘‘tramvay demokrasisine'' yeni bir bölüm mü ekleniyor?

Önce kendisine bir düzeltme.

Bu haber sadece Doğan Grubu gazetelerinde yer almadı. Bizzat kendisiyle görüşen batık bankacılardan birinin gazetesinde de o haber vardı.

ERDOĞAN'A SORUYORUM

Şimdi ben de Sayın Tayyip Erdoğan'a soruyorum:

Bu ülkede Mesut Yılmaz'ın Türkbank olayında bir işadamıyla yaptığı görüşme haber olacak, hatta sadece haber olmayıp aynı zamanda Meclis soruşturmasına konu olacak. Ama iktidara yürüdüğünü iddia eden bir partinin genel başkanının; bankalarına el konulmuş ve devletin sırtına 4 milyar dolardan fazla yük getirmiş üç eski bankacıyla yaptığı görüşme haber olmayacak.

Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in Köşk'ten ayrıldıktan sonra dahi Cavit Çağlar'a yaptığı ziyaret, üstelik eleştirel bir şekilde haber olacak, bu görüşme haber olmayacak.

Var mı böyle bir mantık?

KURTARMA TAAHHÜDÜ MÜ?

Gazetecilikte böyle bir haber ölçüsü, böyle bir haber ikiyüzlülüğü var mı?

Bu vatandaşın, anketlerde önde giden partinin genel başkanının bu şahıslarla ne konuştuğunu bilme hakkı yok mu?

Söyleyin, yok mu?

Sorularımıza devam edelim.

Tayyip Erdoğan'ın bu haberi veren gazeteler için söylediği sözleri 3 Kasım öncesinde nasıl değerlendireceğiz?

Devletin 17 milyar dolarını batırıp, ağır cezada yargılanan bankacılara ‘‘kurtarma taahhüdü''olarak mı?

3 Kasım'da oy verecek vatandaşların bu sorunun cevabını bilme hakkı vardır.

Özellikle de, Tayyip Erdoğan'ın partisine oy vereceklerin.

Dikkat ediniz, biz kendisine bu şahıslarla ‘‘Niye görüştünüz?'' sorusunu sormuyoruz.

Siyasetçidir, elbette istediği kişiyle görüşür.

BU TEPKİ NEDEN

Ama bizim de bu kişilerle ‘‘Ne görüştünüz?'' sorusunu sorma hakkımız var.

Gazetecilerin bu görevi var.

Adına ‘‘Ak'' kelimesini koyan bir partinin, şeffaflık isteyen gazetelere bu tepkiyi göstermemesi gerekir.

İşte o nedenle Tayyip Bey'in, hiçbir şekilde kendisini hedef almayan ve sadece bu görüşmeyi aktaran haberlere niye böyle ölçüsüz bir tepki verdiğini anlamakta güçlük çekiyoruz.

Böyle bir tepki vereceğine sadece şunu söyleseydi yeterli olmaz mıydı:

‘‘Bankasına el konulan bankacılar geldi ve benden bankalarının kurtarılmasını istedi. Ben de kendilerine kanunlar ne gerektiriyorsa o yapılacaktır dedim.''

Bu ülke bir bankacılık faciası yaşadı. Vatandaştan topladığı paraları kendi şirketlerine pompalayan, bankalarını kötü yönetip batıran ve bankalar kanununun en ağır maddelerinden yargılanan kişilerin ülkeye maliyeti 17 milyar dolardır.

AKP'NİN YANITLAYACAĞI SORU

Kamuoyu, ülkenin sırtına bu maliyeti yükleyen insanların halen hiçbir şey yapmamış gibi masum rolü oynamalarından, hatta kendilerini mağdur gibi göstermelerinden fevkalade rahatsızdır.

O nedenle bu mesele artık AKP'nin seçim bildirgesinin bir maddesi haline gelmiştir.

Hepimiz seçmen olarak AKP'den şu sorunun cevabını bekliyoruz.

İktidara geldikleri takdirde batık bankerlerin devlete olan borçları ödetilecek mi?

Bu kişilerin devlete olan vergi ve prim borçları tahsil edilecek mi?

Yoksa hiçbir şey yokmuş gibi kurtarılacaklar mı?

AKP, bu sorunun cevabını vermediği takdirde seçim bildirgesinin bu görünmeyen maddesinin üzerinde şüpheler oluşacaktır.

Ve kendisine son bir cevap.

Bu haberi niye Doğan Grubu'nun gazeteleri verdiler?

TAKİPÇİSİ OLACAĞIZ

Cevabı çok basit.

Çünkü bu grup banka batırmadı. Bu grubun devlete vergi borcu yok. Bu grup, çalışanlarının maaşlarını gününden önce ödüyor. Bu grup istihdam yaratmaya devam ediyor.

Yani ne sırtında bir yük, ne de ayaklarında bir pranga var.

Dolayısıyla elleri de serbest.

Dolayısıyla 3 Kasım öncesinde olduğu gibi, 3 Kasım sonrasında da bu paraların devlete, daha doğrusu vergi mükelleflerine ödettirilmesinin takipçisi olacak.






Büyük günahın cezası bu oldu          (12 Eylül 2001)


GELİN artık itiraf edelim. Dünyanın en alçakça, en aşağılıkça ikiyüzlülüğünün bedelini ödüyoruz. Bunun adı ‘‘terör hipokrisisi’’dir.
Yani, teröre ve teröriste karşı ikiyüzlülük.

Daha doğrusu çifte standart.

Biz değil miydik, bütün bir dünya kendi teröristini hançeresini yırtarcasına lanetlerken, başkasının teröristine karşı müsamahalı olan, onda hafifletici nedenler arayan.

Hatta bağışlayıcı olan.

BİZ DEĞİL MİYDİK

Biz değil miydik, yani hepimiz, Türkü, Amerikalısı, Almanı, İspanyolu, Arabı, Rusu, bizler değil miydik, eli silahlı, beli bombalı o alçakların bir kısmına ‘‘terörist’’ derken, ötekine‘‘bağımsızlık savaşçısı’’‘‘mücahit’’ veya ‘‘ulusal direnişçi’’ diye yüceltici lakaplar takan.

Onlar değil miydi, Anadolu'nun ıssız bir köyünde 40 tane kadını, çocuğu, alçakça katleden insanlara sadece ‘‘separatist’’ sıfatı kullanabilen.

Veya başbakanları, başkanları eliyle mektup yazacak kadar ‘‘tanıyan’’.

Biz değil miydik, Moskova'nın ortasını yangın yerine çeviren, Karadeniz'de küçücük ticaretle hayatını kazanmaya çalışan Rus kadınlarının bulunduğu gemiyi kaçıranları,‘‘direnişçi’’ diyerek neredeyse ‘‘Vah zavallı’’ sınıfına sokan.

Evet, hepimiz, biz, onlar, bütün bir dünya, geçmiş yüzyılda başlayıp, bu yüzyılda hálá devam eden alçakça ve aşağılıkça bir ikiyüzlülüğün bedelini ödüyoruz.

Hepimiz günahkárız.

Çünkü teröristin, Türkü, Kürdü, Çeçeni, Arabı, Filistinlisi, Amerikalısı olmaz.

Terörist ayrı bir ırktır. Saldırgan bir millettir.

Başka galaksiden gelip, hepimizi tehdit eden bir yaratıktır.

Hepimizin düşmanıdır.

Acaba şimdi anlayabildik mi?

Acaba Dünya Ticaret Merkezi'ne dalan uçağın, aynı zamanda Eyfel Kulesi'ne, Boğaz Köprüsü'ne, Londra Parlamentosu'na, hepimizin evine daldığının farkında mıyız?

NEDEN SAVAŞ

Acaba bir gün önce beline sardığı dinamit lokumunun pimini çeken alçağın, sadece Türk Çevik Kuvveti'ne değil, aynı zamanda Fransız CRS'ine, Amerikan National Guard'ına, Alman panzerine daldığının farkında mıyız?

Biz bugün başlığımızı biraz abartarak ‘‘Üçüncü Dünya Savaşı’’ diye attık.

Bu sembolik bir başlıktır.

Ama gerçekleri ifade eden bir başlık.

Çünkü dün New York ve Washington'da meydana gelen bu olaylardan sonra dünya artık eskisi gibi olmayacak.

Dünya ya bu terörist eylemi, bütün dünyaya karşı yöneltilmiş bir ‘‘Pearl Harbor’’baskını olarak kabul edip bu terörü ortadan kaldıracak.

Ya da çulsuz terörist dünyaya hákim olacak.

Bu da demokrasilerin sonu olacak.

Evet dünden itibaren bir Üçüncü Dünya Savaşı başlamıştır.

Dünya bu savaşı kazanmak zorundadır.

Artık yeryüzünde, bu güneşin altında terör için hafifletici hiçbir neden kalmamıştır.

Kalmamalıdır.

O uçaklar dün hepimizin evine dalmıştır.

Bu terör hepimizi etkileyecektir.

Artık hiçbir diskotek eskisi gibi olmayacak, hiçbir gökdelen eskisi kadar emin olmayacaktır.

Alışveriş keyif değil, eziyet haline gelecektir.

Bizimle birlikte bir binaya giren herkese şüpheyle bakacağız, üzerimizden geçen her uçak içimize korkular salacaktır.

ORTAK GÜNAH

Evet, bir yüzyılın ortak günahının bilançosu budur.

Terör hepimizi en zayıf yerimizden, o ‘‘Aşil topuğumuzdan’’ kahpece vurmuştur.

Artık hiçbirimiz için ‘‘başkasının masum direnişçisi’’ kalmamıştır.

Artık hiçbirimiz için terörü bağışlatacak bir ‘‘ideal’’ kalmamıştır.

Günahkárlık çağı sona ermiştir.

20'nci yüzyıl terör günahının bedelini ödemektedir.

Hem de kendini en kuvvetli hissettiği bunkerin tam göbeğinde.

Hollywood'un en uçuk beyinlerinin bile tahayyül edemediği bu evrensel ‘‘Pearl Harbor baskını’’ Üçüncü Dünya Savaşı’nı başlatmıştır.

Bu, dünya ile başka galaksilerin savaşıdır.

Bu savaşın iki tarafı vardır.

Bir tarafta dünya ittifakı, öteki tarafta ise ‘‘onlar’’.

Ve bu savaşın tek galibi olacaktır.

Ya insanlık, ya da aşağılık terör...

Şimdi artık mücadele yemini etme zamanıdır.













Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ötekinin Hikâyesi

Quid rides?  Mutato nomine, de te fabula narratur.Quintus Horatius Flaccus





“Güya buraya bir daha asla gelmeyecektim.”

Beyoğlu’nda, İstiklal Caddesinde, bir Amerikan kahvecisinin tuvaletinin kapısında görmüştüm bu cümleyi. Hiç unutamadım. Çünkü o zamanlar bir hikâye üzerinde düşünüyordum, nereden başlamalıyım, nasıl yazmalıyım diye kendime soruyordum. Yıllarca çabaladım, aslında yıllarca kaçtım yazmaktan. Çünkü kalemi elime her aldığımda, kendimi bir daha gelemeyeceğim kadar güzel zamanlarda buluyordum ve bu yüzden de hatırlamamak için “bir daha gelmeyeceğim” deyip yazmaktan kaçıyordum.

Boşuna kaçıyordum aslında, bir daha gelmeyecek olsa da yaşanmış olması bile hayatımın geri kalanını değiştiren, güzelleştiren bir hikâye yaşadım.

Bir hikâyenin ilk cümlesi önemlidir. Okuru okumaya ikna etmeye ilk cümlede başlamalıdır yazar. İlk cümle, çarpıcı olmalı, etkileyici olmalı; akılda kalmalıdır. Bu hikâyenin başı benim için çarpıcıydı, tam anlamıyla, olması gerektiği gibi.

Ben bir notayı sevdi…

Açık uçlu hikâye.

Evvela ithaf.
-beni yeniden yazmaya çağıran M'ye hikâyeden önceki yazımdır.
Ve yazgısını kendi çağıran yazıya giriş.
Yazmayı unuttuğum bir hikâyeyi okudum bugün, neden ve nasıl bilmiyorum, çünkü yazmayı da unutmuştum. Ellerim olduğunu dahi unutmuştum.
Ellerim olmadan kördüm ben. Kararsız kararlığa körlemesine girdim, kararsızdı muhakkak, çünkü yazılmamış bir hikâye yazılmayı beklemez. 
Kahvenin karanlığını akla çağıran gelişme.
Hayat bu yüzden tuhaf, beklenmeyen yerde başlarız yazmaya, bir daha yazmayacağına dair bir yanılgı içine hâkim olduğunda. Hikâye gözlerine bakar ve yaz beni der, yazar iradesizdir, irade sahibi olan öyküdür okuyan bilmez. Hikâye yazdırır kendini. İlham dersin yahut rüzgâr, kendine çağırır hikâye. Alelacele gidersin, hayat bu yüzden tuhaf. Yazamayacağın sanrısını ve onca işi bırakır, hikâyenin gözlerinde bir kelimede bin kelime çağırır aklın. 
Yazar çaresizdir, hikâyenin esiridir. Geç kaldığını düşünse de, başlar yazmaya. Sonunu bilmeden yazadurur. Yazarken düş…

Bir rüyanın tamamladığı yazı.

...herşey eskiyor bu sokaklarda, yazmaya dair umudum ve kulağımda gözümde elimde ve yüzümde izi kalan bir notann dışımda. Bu sokaklar benim sokaklarım, kendi aklımda yürüyüp durduğum. Yalnızlığı kendinden menkul. Eskimeyen şeylerin peşindeyim, yaşanılan hikâyeye yazma borcumun
-bir başağrısıyla burada kesildi dün bu yazı benim bir başı ve sonu da yoktu yazabileceğim. Bir oyun olarak üç noktayla başlamıştım, şimdi başka bir akşam geceye eriyor, elimizde kalan...
Belki de yazılması gereken ve olmayan bir yazının ortasıydı, başsız sonsuz. Bir de birkaç dize ile bitirmeliydim, ama hangisi?
*
-on altı gün ve gece önce bir soru işaretiyle bırakmışım yazıyı, bu akşam yeniden yazıyorum. Bu sabah, iki yıldan sonra, rüyamda bir nota gördüm. Biricik notamı gördüm ve uyandım. İki buçuk yılı bir tek gün olarak, bir rüya olarak yaşamıştım, sonra uyanınca balıksız bir denize dönüşmüştüm, öylece manasız. Çiçekler kör olsun, kendime mana uydurdum el yordamıyla, sonra onu da yitirdim; bir şimşeğin göğü yal…