Ana içeriğe atla

İktidar, güç, kavga ve darbe... 27 Mayıs hakkında.

50 yıl önce bugün, ben yoktum. Yaşamadığım olaylar ve o zamanki "durum" hakkında yazmam tabii ki zor. Bu yüzden bir kitabı takip edeceğim. Kitabın özelliği, olayları yorumsuz olarak, gazete'lere dayanarak gün gününe aktarması.

Bilgi Yayınevi'nden çıkan, "Türkiye'de Çok Partili Politikanın Açıklamalı Kronolojisi 1945-1971", yazanlar " Feroz ve Bedia Turgay Ahmad", basım yılı, 1976.

Bu aşağıda, kronolojik sırasında yazacağım olaylar, CHP döneminde oldu, ama DP döneminde oldu desem, hele benim gibi yaşamamış, sadece duymuş, sadece yönlendirilmişler, hemen inanırdık.

29 Mart 1946: 20 günlük kısa bir dönemden sonra, "Sosyal Demokrat Partisi" hükümet tarafından kapatıldı. Milletlerarası gruplarla, özellikle Bulgaistan'daki sosyal demokratlarla ilişki kurmakla suçlanmışlardı. ( Cum., 30.3.1946)

5-9 Nisan 1946: Amerikan gemileri Missouri ve Providence, Istanbul'u ziyaret etti. (...) Cumhuriyet (6.4.1946) şöyle diyordu: "Filonun gelişi Türk-Amerikan dostluğunun parlak bir ifadesi oldu."

2 Şubat 1949: Hükümetin sol ve sağ aşırı akımları durdurmak için bir kanun tasarısı hazırladığı bildirildi. (Basın, 3.2.1949) Dindar sağcılara tanınan haklar gözönünde tutulursa, hükümetin çelişkiye düştüğü görülüyordu.

31 Mart 1949: Necmettin Sadak (zamanın dışişleri bakanı -benim notum) Türkiye'nin dış siyasası konusunda bir demeç verdi: "Dünyanın bugünkü şartlar içinde, silahlı ve silahsız bir tarafsızlığa akıl erdirmek güçtür" (Cum., 1.4.1949)

1950-1960 yılları Demokrat Parti yıllarında, görünen o ki, değişen tek şey "Ali'nin küllahını Veli'ye vermekti". Aynı Amerikancı politikalar devam etti, iktidar, gücünün devamı için muhalefete baskı yaptı. İstiklal Mahkemelerini 1949'a kadar kapatmayarak "Demoklas'in kılıcını" muhalefetin başına değdiren CHP'den farksız olarak.Ayrıca DP'nin ordu'yu kullanma şansı da yoktu. Kullanamadığı ordu, 27 Mayıs 1960'ta yönetime el koydu.

Bu satırları yazmak amacım, Demokrat Parti'yi savunmak değil, 1950 öncesinin, DP döneminden farksız olduğunu hatırlatmak...

"İktidar" kavramının doğası gereğince kavga vardır ve olacaktır.

 27 Mayıs'ın da "Hürriyet Bayramı" değil, güç'ün yeniden CHP-Ordu kast'ına iadesini sağlayan bir mücadele olduğunu düşünüyorum. İade eden, ABD'dir , çünkü DP ona çizilen sınırı aşmıştır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ötekinin Hikâyesi

Quid rides?  Mutato nomine, de te fabula narratur.Quintus Horatius Flaccus





“Güya buraya bir daha asla gelmeyecektim.”

Beyoğlu’nda, İstiklal Caddesinde, bir Amerikan kahvecisinin tuvaletinin kapısında görmüştüm bu cümleyi. Hiç unutamadım. Çünkü o zamanlar bir hikâye üzerinde düşünüyordum, nereden başlamalıyım, nasıl yazmalıyım diye kendime soruyordum. Yıllarca çabaladım, aslında yıllarca kaçtım yazmaktan. Çünkü kalemi elime her aldığımda, kendimi bir daha gelemeyeceğim kadar güzel zamanlarda buluyordum ve bu yüzden de hatırlamamak için “bir daha gelmeyeceğim” deyip yazmaktan kaçıyordum.

Boşuna kaçıyordum aslında, bir daha gelmeyecek olsa da yaşanmış olması bile hayatımın geri kalanını değiştiren, güzelleştiren bir hikâye yaşadım.

Bir hikâyenin ilk cümlesi önemlidir. Okuru okumaya ikna etmeye ilk cümlede başlamalıdır yazar. İlk cümle, çarpıcı olmalı, etkileyici olmalı; akılda kalmalıdır. Bu hikâyenin başı benim için çarpıcıydı, tam anlamıyla, olması gerektiği gibi.

Ben bir notayı sevdi…

Bir rüyanın tamamladığı yazı.

...herşey eskiyor bu sokaklarda, yazmaya dair umudum ve kulağımda gözümde elimde ve yüzümde izi kalan bir notann dışımda. Bu sokaklar benim sokaklarım, kendi aklımda yürüyüp durduğum. Yalnızlığı kendinden menkul. Eskimeyen şeylerin peşindeyim, yaşanılan hikâyeye yazma borcumun
-bir başağrısıyla burada kesildi dün bu yazı benim bir başı ve sonu da yoktu yazabileceğim. Bir oyun olarak üç noktayla başlamıştım, şimdi başka bir akşam geceye eriyor, elimizde kalan...
Belki de yazılması gereken ve olmayan bir yazının ortasıydı, başsız sonsuz. Bir de birkaç dize ile bitirmeliydim, ama hangisi?
*
-on altı gün ve gece önce bir soru işaretiyle bırakmışım yazıyı, bu akşam yeniden yazıyorum. Bu sabah, iki yıldan sonra, rüyamda bir nota gördüm. Biricik notamı gördüm ve uyandım. İki buçuk yılı bir tek gün olarak, bir rüya olarak yaşamıştım, sonra uyanınca balıksız bir denize dönüşmüştüm, öylece manasız. Çiçekler kör olsun, kendime mana uydurdum el yordamıyla, sonra onu da yitirdim; bir şimşeğin göğü yal…

Açık uçlu hikâye.

Evvela ithaf.
-beni yeniden yazmaya çağıran M'ye hikâyeden önceki yazımdır.
Ve yazgısını kendi çağıran yazıya giriş.
Yazmayı unuttuğum bir hikâyeyi okudum bugün, neden ve nasıl bilmiyorum, çünkü yazmayı da unutmuştum. Ellerim olduğunu dahi unutmuştum.
Ellerim olmadan kördüm ben. Kararsız kararlığa körlemesine girdim, kararsızdı muhakkak, çünkü yazılmamış bir hikâye yazılmayı beklemez. 
Kahvenin karanlığını akla çağıran gelişme.
Hayat bu yüzden tuhaf, beklenmeyen yerde başlarız yazmaya, bir daha yazmayacağına dair bir yanılgı içine hâkim olduğunda. Hikâye gözlerine bakar ve yaz beni der, yazar iradesizdir, irade sahibi olan öyküdür okuyan bilmez. Hikâye yazdırır kendini. İlham dersin yahut rüzgâr, kendine çağırır hikâye. Alelacele gidersin, hayat bu yüzden tuhaf. Yazamayacağın sanrısını ve onca işi bırakır, hikâyenin gözlerinde bir kelimede bin kelime çağırır aklın. 
Yazar çaresizdir, hikâyenin esiridir. Geç kaldığını düşünse de, başlar yazmaya. Sonunu bilmeden yazadurur. Yazarken düş…