Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Eylül, 2011 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Eski Yaşıma Örümcek Ağı

Dün otobüsteyken bir park gördüm. Parkta, bir kız çocuğu boş bir salıncağı sallıyordu, çocuğun biri de kaydıraktan kayıyordu. Zaten, parkta olan biten iki salıncak ve bir düz kaydıraktı. Çok imgesel bir parktı, hemen otobüsten inip parka gittim banka oturdum. Yazmaya başladım. Gözlerimin önüne bir bulut indi. ("Balkanlardan gelen yağışlı hava dalgası" gibi oldum güz mevsiminde iyice) Yazdığım şeyin adını biliyordum "Eski Yaşıma Ağıt", sonra parktan kalktım, okula gittim, insanların arasına karıştım, bu blogda yazdığım kadınlardan üçünü ve okurlarımı gördüm. Blogumu lütfedip okuyan kişilere, kısaca okur diyor yazar bu yazısında. Hem baya havalı oldu: Okurlarımla buluşmak! Halka inmek gibi birşey. (Halka inmek demişken şunu da yazayım. Halka evinizin bodrumu muamelesi yaptıkça, ona "indikçe", onu anlamamaya devam edersiniz. Anlayışsızlığınız büyür sadece. Neyse.)

Birşeyi anladım, hiçbirşey benim anladığım gibi değildi, hemen herşeyi yanlış anlamış, gerçekli…

Noktasız.

sorular yazıp işaretlerini koymuyorum da; cümlelerin sonuna nokta koymasam

olmaz mı

neden bilmem noktalı virgülü koydum; oysa noktalı virgül olmasa da olur

olmaz mı

olur olmasına oldu da ama olmasa da olurdu sanarım

bildiğimi bilirsin doğrusu sanırımdır o kelimenin

kelime bozup şair olduğumu sanmam

bunu da bilirsin

ama kelime bozarım; kelime düzerim

ağız bu meselâ

ağız bu özdemir asaf'tan etkilendi deyorsundur bazan; demezsen aşkolsun

ağız bu

torba değil ki; hem niye olsun

metin eloğlu meselâ; kitabını göstere göstere dolaşırım

cemal süreya meselâ; tek ye ile

çatalı sol elle tutmak gibi

sizin hiç şiiriniz öldü mü / benim bir kere öldü; kör oldum

olmaz mıyım

olmaz olur muyum

kazanın öldüğüne bile inanan sen; inan bana şiirin öldüğüne

Ölü şiirimi anlatmak istiyorum. Görmeye birkaç gün vardı, bir koca gün sokaklarda aylakça dolaştım. Arefe'ydi sanıyordum, sadece cumartesiydi. Bir yerde çay içmeye oturdum. Canım çay çekmişti, birden, akşamüstü, hiç olmayan şey değil. Birdenbire, b…

"Bir Zamanlar Anadolu'da"

Bu filmle ilgili çok yazılır, ancak benim çok yazmam, kendini bilmezlik, haddini bilmezlik olur. İyi bir sinema izleyecisi sayılabilirim ama, kendimi eleştri yazmaya, yeterli görmüyorum. (Facebook'ta yazdıklarım var, ama eğlence niyetiyle.)

Nuri Bilge Ceylan'ın "Bir Zamanlar Anadolu'da" filmi, ülke sinemasında kocaman bir ağaç.

Ben film arasında aldığım notu yazacağım sadece.

İnsan olmanın büyük sancısını, o sonsuz sıkıntıyı, kadim derdi dipten hissettim Bilge Ceylan'ın filminde. İnsanız işte, insan olduğumuza, ağıt yakmaktır ağlamak, ağlamaktan da çok, gülmek.

Sonre

sonra birgün daha, yağmur indirdi/indirecek. umutları gömecek toprak yok ki. ben bu akşam yolkenarında çamurlu su birikintisi olacağım, siz nasılsınız. sonra bir gün daha olacak. gündaha, gecedaha. daha da. daha daha nasılsınız.

sonra elleriyle baktı. yüzünü gördü. çığlığını biledi. zaman yok, dedi. zaman yoktu gerçekten. zaman bir yalandı, olan o'ydu sadece, bilmiyordu. olmayan da o'ydu, adamla beraber hep bir hiç. ben o akşam elleriyle bakandım. o, zaman yok, demedi. yalan yazdım, siz nasılsınız. eski bir akşamdı, bu akşamdı, bir an baktım gözlerine. adamıyla geldiğinde, araftan konuşuyordum kapı önünde. kendim konuşuyordum, başkası dinliyordu. nasıl konuşur insan araftan, neden, daha daha nasılsınız.

sonra birgün güzel olacakmış. sonra, birgün, acakmış. piç halilin matitasını bilmiyordu sanarsın. bire vara yoğa hepbirden sövdüm. ben olmasa şaşıracaktı, siz nasılsınız. acakmış diyor, isterse mişacak olsun, gelecek zamanın bilmemnesi, hay gelmişini. yüzümün halini görmüyor mu…

Resim

Buradan, tuvalin ortasından değil de, yazının başından bir sızı geçecek, sızı mavi ancak içinden balık geçmez. Balık benim hâlimi bilmez. Hâlimi bilecek bir sokak yok ki, gideyim, kaldırımına oturayım. Hâlimi şu sızının yanına arz edeyim, simsiyah ancak küçük birşey, şey ama kaya değil.

Gökte ne olursa olsun, isterse m harfinden martılar, isterseniz göğü keselim, gök yarılsın. Göğü kesersek, griye keser, kessin. Keserse kessin, ne yapalım.

Yüzümün ortasından eğreti bir gülümseme geçiyor, gülmenin yakıştığı bir zaman değilmiş demek. Ama, eğreti de olsa gülümseme, bir martı kadar çekingen, durmalı yüzümde. Gülümsemeyi kesersem, yüzüm düşer, yüzümü tutan bir ip kadar ince gülümsemem.

Ancak o kadar.

Oysa, dünyada olmayan çiçekrengi vardı az zaman önce göğünyüzünde. O zaman kahverengi bir ağaçtı umut, kökü yerin en dibinde, dalları en çok, yaprakları en yeşil, ta göğe kadar uzanıyordu, gölgesinde şiir yazıyordum. O ağaç artık yok. Ağacın yerine koca bir boşluk yapalım, boşluğun rengi ne ol…

avunma

çocukça bir düş kurdum: hep öyle yaparım, öyle yapacağım, bu dünyada başka türlü yaşamanın yolunu bilmiyorum, kedi yahut deli değilsen.

Arefe

"Re için."
Bir cumanın ertesi, bu cumartesi, sesinin arefesi, sokağa vurdum kendimi. İlk önce salıncağa binmiş genç bir çingene kızı gördüm, şiir kovalıyordu beni, sonra akşama doğru bir bayat çayı içerken, buldum yeni kelimeleri. Yeni kelimeleri gözüne söylemek üzere kesip biçiyorum, dikiyorum. Yeni kelimeleri, yüzüne söylemek üzere.

Cumartesi, sonra şiir kitapları arasında buldum kendimi. Hiç ölmeyecek bir şair, Eloğlu dizeleri arasında buldum kendimi birden, yeniden.

Bildiğim tek dilde, gözlerine adını okumak, şiir söylemek, gözlerine ancak, görmenin alelade bir alışkanlık olmayacağı görüşme'ler üzere, Metin Eloğlu'ndan bir şiir geçiyorum aşağıya.

BİLEN BİLENE
Hazreti Süleyman bütün dilleri biliyor Kuş dili kurbağa dili Arıca sıçanca puhuca Kimi Türk Frenkçeyi ana dili gibi biliyor Kimi Türk Türkçeyi bilmemeyi biliyor Sen beni biliyorsun Ben seni
Metin ELOĞLU

Sen beni az biliyorsun, biraz, üç beş kelime söyleştik ancak. Ben de senden başka bir kendim bilmiyorum ya ne zam…

Güz'e Girizgâh, Eylül.

Eylül. Bir ay ancak bu kadar olur.

Yaprak düşer, insan bölünür. Yaz biter, yazmak düşer akla. Güz olur, güzel görmek vakti gelir. Bir uğultudur kulakta, kardeş uğurlanır uzaklara. Veda'dır ve kavuşmak'tır, öyle bir aydır eylül, ancak o kadar olur.

Kardeşimi uzağa yolladım, Allah'a emanet ettim. Bir güz, iki kardeşimden biri yanımda olmayacak. Kardeşim dediysem, bir karında karındaşlık yapmaktan fazla, en iyi arkadaşım, iki kolumdan, iki gözümden biri, her ikimden hep birini uğurladım. Tek kalmadım, ancak az kaldım.

Az kalmışken, bir vuslat umuyorum. Gözeli görmek yaklaştı, umut maverdi, gün güzerirken inadına. Bir vuslat umuyorum, sonu olmayan, sesi sonsuz bir vuslat.

Eylül, böyle bir ay işte, daha yağmur yağmadan, türlü mevsimdönümleri esiyor.

Yaprak düşer, insan bölünür; yaprak kılıçtan keskindir eylül ayında.


En Bahar Aralık'ın Sonundan Notlar

"Re için" tabii ki, "Re için" daima! Senin için, senden başka hiçbirşeyi yazmayacağım bir zamanı beklemek heyecanı, seni beklemek susamışlığıyla, her ne kadar büyük ihtimalle bu yazıların yolunu bilmesen bile, sana yazıyorum. Birgün, okuman umudu, o günün geç kalmaması acelesi ile.

Re, daima ünlem! En güçlü haykırış, en kuvvetli hece. Ben, daima göçebeysem, bana her yer araf'sa da, seni düşündüğüm her zaman "en bahar" bir Aralık. Hayatımın ilk bahar'dan Aralık ayının sonunda, sana yazdığımı geçiyorum, iz olsun diye.

Gözlerine özlemle.

30 aralık 2010 Hiçbirşey değilse şu çocuk heyecanı yüzünü görünce. Herşey gibi oluyor ya, bütün o dünyanın tüm o dertleri, takvimin yorgunluğu dahi.
Adını öğrenmek derdinde değilim, sana Re dediğimi bilsen, sen de kendine Re dersin belki, "Re" işte o kadar sensin.
Hiç değilse, bilirsin.
Seni yazmak, şimdi bildiğimi bir kelime oyunu. Bir çocuk heyecanıyla. Senden habersiz, senden umarsız, birgün bu satırları okum…