Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Ekim, 2011 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Kızıl, Kara ve Ak!

Öyle acayip bir zamandayız yine, yıkım haberi, ölüm haberi, yokluk haberi, kan dolu haberler. Haberlerden kan ve bir katran kadar koyu kin akarken, her an birşey daha olacak korkusuyla yaşıyoruz. Ne acıdır, "birşey daha olacak" demek, birileri daha ölecek demek, ama nasıl, ne şekilde; hangi mayınla yahut hangi ihmal enkazının altında.

Kendini ve başkasını öldürmenin, hiç olmazsa, kendini ve başkalarını sevmemenin bin yolunun olduğu bu zamanda; kendini, insanları ve ağaçları sevmenin de yolu var. İster Mevlana söylesin, isterse Nâzım, artık ne olursak olalım, bir orman kadar kardeşçe yaşamanın yolunu bulmalıyız, anadoluda, ortadoğuda ve kara kıtada. Yoksa içimiz dışımız savaş'la dolacak, büyük bir korkuyla ölmeyi ya da öldürmeyi bekleyeceğiz.

Kara ütopyayı andıran günümüzde, güzel olana bakmadan gördüğümüz herşey içimizi yakmaya ve teslim olmuş şekilde distopya bir yarına giderken, yine de birşeyler oluyor, umut yine maveriyor.

Güzel olana bakmalıyız, Wall Street'i iş…

Adamolmaz Blogtan Oto-Seçki

Efendim, bildiğiniz, yahut bilmediğiniz üzere, benim kendi halinde blog, ay sonunda iki yaşını dolduruyor. Ben de, bu iki yılda yazdığım yüz kusür yazıdan sevdiklerim, içime sinenler, beni ve blogumu tanımak isteyen kimselerin okuması gerekenler tarzında bir seçki yapmak istedim. En çok da, kendim için yapmak istiyorum sanırım. Eski'den yeni'ye, yazı'nın başlığı, içinden bir parça ve linki olmak üzere bir yol izleyeceğim, bir iki yazının altında da ufak tefek notlar olacak.
Sevgiler.
Şimdiki zaman ve sözde tanrıları
(...) Orwell haklıydı. Benim şu yirmi iki yıllık kısa ömrümde bile, bu ülkenin o kadar çok düşmanı oldu ki, sonra o kadar çok, eski düşmanla aynı cephede farklı bir düşmana karşı dış biledik ki, sayamadım. Tarih ve insanlar öyle değişti ki, bazen unuttum, bu adam kahraman'mıydı hain mi? Dost ve düşman değişti ve o sözde tanrı'nın peygamberi, namussuz medya, ne derse o'nu dinledik. Onlar, satmalıydı. Çanta'dan ve statü kazandıran kalemden fazlasını.…

Neden Yazıyorum?

"Neden?" sorularına cevap üretmeyi de, yazmak (hatta yazamamak) hakkında yazmayı da oldukça seviyorum. Yazıyorum, ilkokuldan beri, neredeyse yazmayı öğrenmemle bir yazma serüveninin içine girdim, peki neden yazıyorum? Benim nedenlerimden bahsedeceğim biraz.

En bildiğim ilk nedeni, nedenden öte, sonuçtan öte, bir varlık olarak mecburiyetten yazıyorum. Yazmak, benim için bir duyu, neredeyse gözüm kadar görmeye yarayan bir duyu. Yazmamak diye birşey yok, zaman zaman yazamamak var ancak, bir duyunun geçici rahatsızlanması gibi. Masaya oturayım da biraz yazayım, ya da, bugün bir saat / bir sayfa yazacağım, diyerek yazmıyorum, dur biraz göreyim biraz da duyayım diyemezse insan, öyle bir hâl işte. Masa başında gözünüze hoş gelecek şeyler de yazıyorum, ama öncelikle kendim için yazıyorum, gözüm olduğu için. Üstad Sait Faik'in o sözü tabii ki, onu yazmadan yazmak hakkında yazmış olamazsın: "Yazmasam; çıldıracaktım!"

Ama bir yandan da çıldırabilmek için yazıyorum. Bilinc…

Sanrı

Farzet, diyor, bir akşammış elleri varmış eski bir ev kadarmış. Birgün, diyor, bir ev kadar eski odada bir akşam elleri vardır. Elleri, diyorum, neden elleri nasıl elleri nasıl akşam olacak vakit nerede oda. Gözleri, diyor, odayı doldurur taşar her vakit biraz akşamdır gözleri güzel olan kadın akşamdır. Gözleri, diyor, büyür zamanı doldurur aşar. Susuyorum, kelimesiz yazacağım bir sokak biliyorum, demek geliyor aklım ucuna. Sustuğum şeyi anlıyor. Sormadan, söylemeden bakıyor. Bakıyor, baktığı yerde bir boşluk büyüyor, oysa çocuk oynamıştır orada nereden baksan dün. Bakıyorum, kör olmaya hazırım bir anda. Kör oluyorum, ellerim büyüyor sanıyorum, ansızın odadayım, zamansız bir vakitte oradaymışım sanıyorum oda titreyince. Bilmiyor ki oda, ben şimdi körüm ve üşüyorum. Bilincini soyunmuş ve ondan utanıyormuş sandım bir an. Titremesi büyüyor.