Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Temmuz, 2012 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Temmuz.

Hangi kelime, hangi suskunluktan iyi bilmiyorum. Yine de yazıyorum. Durmadan yazıyorum yine, yaz oldu diye mi, oysa güzde daha iyi yazmalıyım. Hani geçen yaz o vardı, bu yaz, bu temmuz ne var? Bu temmuzun da hakkını yemeyelim aslında, bu temmuz da, onun yokluğu da dahil, birçok şey var. Onca yoğun geçen günler. Önce yüzün, sonra bilincin, en sonunda da yeldeğirmenlerinin arkası'nı gördüğüm akşamlar var. Sonra, birden kendimi başka bir taşrada buldum, geri de döndüm. Âh'ı içimde duyup, ciğerden haykırdım en nihayetinde. Upuzun bir aydı, hayatımın uzun temmuzlarından biri. 


Geçen sene o vardı, yine böylece, uzun bir temmuzdu. Ama, geçen sene temmuz, daha çok ağustosun arefesiydi sanki. Ortasında onu "göğünyüzüne" davet ettiğim ağustosun, ancak arefesiydi. Gökyüzünde bulutların toplanmasıydı ancak, yağmur değildi.


Yağmur demişken, ikibinaltı temmuz'u var hayatımda. Doğru, inkar edemem, etmem de, gözüm başım üstüne, önce "latince bir elif" vardı. Beni yazdıra…

Âh-ı Nevâ

Âh'ımı Hâkikat'a ulaştırdı, odamı çöl eyledi, giydiğimi ataştan gömlek eyledi, suskunluğumu hamur eyledi dost. Bazan yaraya tuz ekeceksin ki, yara azmadan Âh eksik kalır. Bu gece eksik kalmasın Âh'ım.

Sabr aşk ila, Âh ciğerden. Eksiksiz bir takı yazacağım sana. Gözlerinin hakkı budur.

O saflığının, ruhunun temizliğinin, çocuksuluğunun hakkını verememekten korkuyorum. Seni ölümsüz kılmak istiyorum kelimelerle, gözlerine mecburum, sana meftunum. Üçüncü Şahsın Şiiri'ni yazan şair yazdı, "ben sana mecburum".

Bilmiyorsun. Adını bilmiyordum, sana yeni bir ad verdim, mıh gibi işliyorum, sana yaptığım bu kelimelerden takıya.

Birgün gösterdiğimde, gözlerine yakışsın diye gözlerimle karıyorum hamurunu. Âh ile işliyorum. Âh'ımı Hâkikat duydu. Senin kulaklarına yakışacağı zaman, duyacaksın. Bir defa duyacaksın.

Ben sana mecnunum, ben kalemi yanan keremim, ben senin aşığınım, ben sana bakıp nota gören adamım, bir tuhaf adam olmazım.

Gel.

Re, seni seviyorum. Kimsenin …

Yeldeğirmenlerinin arkası.

“görmeye gelir misin benimle göğünyüzüne yeryüzünde olmayan bir çiçekrengini.”
Yeldeğirmenlerinin ardını gördüm sonra, aynalarda suretlerimiz gülüyordu. Güzeldik, dosttuk, muhabbet erbâbıydık ve dâhi meftunduk başka başka. Başka aşklar mecnunuyduk; imkânlı, imkânsız ve karmakarışık aşklar yolunda yoldaştık. Karın ayrı, kardeştik. Kördüğümdük. Akşamları gördük, hiç görmediğimiz akşamları gördük, onca zaman yaşanmış gibi on gün yaşadık.
Sonra başka bir taşradaydım, serin bir cennette, sakin bir akşamdaydım. Dilleri farklı insanlar içinde, sadece bir nota sayıklıyordum. "D, Re, Nevâ", öteki adlarıyla birtek nota. "Âh min-el aşk ve min-el garaib. Âh min-el Nevâ" diyerek, eski bir dilde sayıklıyordum. Sonra yeni bir dilde, kendi dilimde davetimi tekrarlıyordum. “görmeye gelir misin benimle göğünyüzüne / yeryüzünde olmayan bir çiçekrengini.”
Göğünyüzünü yüzerek gelmiştim çünkü, o sonsuz maviliği içimde duymuştum. O çiçekrengini ise, görememiştim ve ancak Re ile görebilird…

Bilincin arkası.

"çok eski bir öykü bu / insanlar durmuş bekliyorlar / o gelecek hiç gelmiyor / ruhum öğrensin artık / bu ağlatan eski oyunu (...)"
(çocuklar ve hayvanlar - mor ve ötesi)


Altıyüzyirmibeşi beşle çarpamıyordum. Beş çarpı beş yirmi beş, elde var iki. İki kere beş, ikiyi nereye koyacaktım. Bir süre uğraştım, altı çarpı beş. Neden sonra, bulanıklığın nedenini anladım. Uyuması uyumamasından beter, uykusu uykusuzluğundan yorgun bir gecenin sabahında yatakta uyumak ile uyanmak arasındaydım. Kalkamıyordum, dalamıyordum.

Gece yatarken böyle uyuyacağımı biliyordum işin kötüsü, bana bu geceyi yaşatan herkese kallavi bir küfür edip yataktan kalktım. Saat yediye çeyrek vardı.

Yüzlerin arkasını görmüştüm, aşkın birçok halini bir haftada görmüştüm. Aşkın elinde nasıl biçare olduğumuzu, "âh min-el aşk", karanlık gecelerde duymuştum. Bilincimin altını masaya koymuştum, narkozsuz bir ameliyat gibiydi, bıçak altındaydım, yattığım yatağı o soğuk masa eyleyen uzunca bir ameliyattı.

Herbi…

Âh.

"Âh min-el aşk"

Âh, aşığın en kısa şiiri; Âh, meftunun kelâmı; Âh, Kays'ı mecnun eden.

Âh, şairin zikiri.

Aşk, insanın zehiri.

Hepimizin yüzünün arkasında meftunu olduğumuz yüzler var, o yüzler bizim sırrımız, camı ayna yapan sadece aşk. Birbirimizde kendimizi gösteren sırrımız, yüzümüzü paramparça yere döken, yüzümüzü cam eden, aşk. "Âh min-el aşk" diye nefes tükettiren, canı boğaza getiren, öteki canı gözün önüne oturtup boğaza yumru yerleştiren, sesimiz ve suskunluğumuz, aşk. Gözpınarlarımızda akşamı bekleyen, şairi rakı şişesine hapseden, meftunu mahpus eden, saz parçasını ney eyleyen, aşk. Aralık'ı ve Ağustos'u bahar eyleyen, bazan baharı güz eyleyen, aşk.

Aşk'ın elinde hepimiz biçareyiz.

Yüzün arkası.

Yüzlerin, aşina yüzlerin arkasındaki düşleri ve düşkırıklarını tanıyoruz. Ezber sözlerden başka sözler söylüyoruz, içimizden konuşuyoruz. Her birimiz, kendimizi ve birbirimizi tanıyoruz. İçtenleştikçe, güzelleşiyoruz. Aşina akşamlardan başka akşamlarda, aşina olduğumuz mekanlar farklılaşıyor. Durmadan, büyüyoruz.

Hepimizin bildiği, her birimizin onca kere kendi başına geçtiği yollarda, ilk kez beraberdik. Hepimiz başkaydık, her birimiz yekten aynıydık. Söylenmeyi zamanca beklemiş, içimizde kalmış kelimelerle konuştuk. Yüzün arkasını, derin hüzünleri gördük.

Geceydi, aydınlıktık. Yüzümüzün arkası, bilincimizin altı, neyimiz varsa, neysek, her kimsek oyduk. Uzun zamandan sonra, kendimizdik. Zaaflarımızı, kötülüklerimizi dahi saklamadık.

Yüzün arkasını görmek, bizi büyütüyor. Yeni bir öykü, yine öykü gibi duruyor gözümüzün önünde.

Aralık'a çalan Temmuz günü

günün anlamı, anlamsızlığı ve tüm sızısı, yakamoz misali geceye vuruyor. usum uslanmadıkça iki yakam bir araya gelmiyor ve ben öylece ben oluyorum. biz böylece biz oluyoruz, yanlış sorularla insanları olmadık yerlerden tanıyoruz.

aralıktan bir günün gölgesi, temmuzda yanan bir güne vurdu. ansızın, hep oradaymış gibi, sanki o gün uzamış, iki yıl olmamış, zaman bunca geçmemiş gibi. başka bir yüzümü gördü, aralıktan bir günün habersiz şahidi. sanki ben hep orada kalmışım, o kocaman yağmur damlalarının çatıya vurduğu gürültülü akşam bir anda o notayı görmüş, "Re, sanki. Bir nota kadar." yazmış, ondan sonra da zaman yokmuş gibi hep orada kalmışım gibi.

yağmur damlaları kuvvetle aklıma vururken bulutttan habersiz temmuz gününde, aralıktan bir günün habersiz şahidi, anladı. öyle anladı ki, adını söylemedik. öyle sustum ki, konuştuklarımdan (belki de yazdıklarımdan da) güzel. öyle, o ötede değil de yanımda kadar duydum. o notayı duydum yeniden. yanlış sorularla olmadık yerde çıplak …

Akşamsanrısı

Sonra, akşamdı. Öyle dedi adam, ağız alışkanlığıydı. Aşinalıktı. Zamansızlıktı. Zamandan mekandan azade Hızır olduğundan değil, acele zamanda bir kimse olduğundan. Belki de değil. Konuştu adam. Kelimelerini birebir anlamasam da, sanırım saman alevi gibi çabucak yok olan umutlardan bahsediyordu. Umutları olduğunu öğrenmek beni biraz şaşırttı. Aslına bakarsan, bayağı yanılttı, ben onu umut kelimesinden bile habersiz bir adam olarak düşünmüştüm. Konuşmaya devam etti. Demek o kadınlar onu sevdi sanmış, ama onların gözleri parlıyormuş. Sustum. Başımı önüme eğdim, ne desem eksik kalacaktı. Bilerek eksik birşey söylemek, düpedüz yalandı. Böyle düşündüm ve sustum. Ne dememi beklediğini düşündüm. Onlar hep seni seviyorlardı, desem, ezbere yalsn söylesem. Onlar hem de seni seviyorlardı, desem, muğlak bir yalan söylesem. Doğruyu söylemeyi aklıma getirmiyordum, doğrusunu bilmiyordum. Doğru kavramının muğlaklığını, kayganlığını bildiğimi sanıyordum ancak. Birşeyi doğru olarak elinde tutmak, er ya…

Akşamöncesi

Birden aklıma geldi. Şaşırdım, demek ki aklım varmış. Biraz da gücendim, oysa akşam değildi. İnsan, kendini en son tanıyor. İnsan, kendini en eksik tanıyor. Düpedüz yanlış da tanıyor demek ki bazen. İnsan. Demek ki, hayatta öğreneceğim şeyler bitmemiş. Ben bunu böyle biliyordum zaten, bitti demedim ki herhangi bir gün. Desem ne olacak, al işte buyur, hiç olmadık zamanda, çünkü akşam değil, birşey öğreniyorum. Hem de kendim hakkında, kendiliğimden.

Sonra, ona söyledim. Aklıma geldi, dedim. Senin aklına mı güveneceğiz, dedi. Demek ki aklım olduğunu biliyordu, hem de güvenilmezliğini. Ona da gücendim. Ama, belli etmedim. Bildiğimi sanıyordu belki. Hatta, besbelli. O kadar belli ki. Sustum. Sustuğumu duymadı. Döndü, işine baktı. İşine baktı dediysem de, bir işi yoktu. Beni görmemek için, önüne baktı. Sonra biraz da boşluğa baktı. Boşlukta ne gördü bilmem, birden gülümsedi. Susmaya devam etti. Sustuk.

Sonra kalktım yürüdüm. Allahaısmarladık dedim önce. Birşey dediyse de duymadım. Sıcak bi…