Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Ekim, 2013 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Ekim onüç.

Kusursuz ahlâkım yüzünden mi hiçbirşey demedim, diyemedim Re'ye? Hayır. Ahlâkımın kusuru ortada işte. O çocuğa olan saygımdan mı? Hayır, diyemem buna. Ama tek neden bu değil. Evet' o çocuğun bile haberi olmadan bir sözleşme yapmıştım onunla tek taraflı. Kurallarını hiç bozmadım.
Hiç bedel ödemedim bu aşk için, sonra şehirden kaçtım. Bedel ödememi gerektirecek birşey olmadı. En başından başkasını seviyordu, beni hiç sevmedi. Ama, hayatta çok bedel ödedim ben. Aldığım her nefesin bedelini ödedim. Hastane odalarını iyi bilirim. Onun için Re'yi bir hastanede yatakta görünce sessizce titredim zaten. Hastanelerde eğlenmesini öğrendim.
Son defasında kulak ameliyatım öncesinde, bir ay öncesinde tahliller için hastanedeydim, geceleri evci çıkıyordum. Hastanenin kitapçısından bir Ahmet Ümit kitabı aldım. İlk okarak hangisiydi, sanırım ilk romanıydı. Önceden sadece Aşk Köpekliktir'i okumuştum, oysa Latince bir elif hayranıydı yazarın. Kıskandığımdan okumamıştım belki de. Bir de …

Ekim oniki.

Aşık olmamış insan neye yarar? Bu dünyada ne zahmet etmeye başını gövdesinin üzerinde taşır, kendine eziyet eder. Belki de aşık olmaktan yana nasibini, o kutlu zamanı bekliyordur, bilemem. Zaman nedir, bilmiyorum, ama kutlu zaman nedir, aşık olduğun andır. Aşık olunca zamanı yenersin, ancak öyle yenersin eğer Hızır değilsen. Aşk, insanı hızır eder, yazabilirim, yalan olmaz sanıyorum.
Re, mesela o adama aşıktı. Re o adama bakarken gözlerini gören herkes anlayabilirdi bunu. Günahı boynuma, pek tabii kıskanıyordum kimi zaman. Bana bir çocuğa bakıyor gibi bakıyordu, beni çocuk eyliyordu. "Kıyamam sana" dedi bir perşembe günü yeniden, o perşembe günü sonra ona şiir okuyacaktım birkaç gün önce yazdım. (Önceden de bana "kıyamam sana" demişti, ağustostu üstelik) "Sen bana, kıyamam sana, deyince bir tuhaf oluyorum" dedim. "Kırdım mı seni? Özür dilerim" dedi. "Yok" dedim "beni yanlış anladım. Sen öyle deyince kendimi bir çocuk gibi hissediyo…

Ekim onbir.

Fakültede D bloktaki küçük kafeteryada, kendi ismiyle yazacaksak eğer Beyaz Kafe'de bir televizyon var. Tüplü, sanırım 55 ekran, ne zamandır, yıllardır kapalı. Duruyor orada. Geçen gün bakınca televizyona düşündüm, ben bir zamanlar o televizyonda haberleri izlemiştim. Sanırım Nuh Nebî'den beridir bu fakültedeyim, bir iki defa tufan gördüğüm de oldu. Kimleri gördüm, kimler geçti yanımdan. Her geçen bir kelime bıraktı, tanımadığım kimseler bile. Zaten ben bu fakültede en çok insanlara baktım. Bazan yanıma geldiler, zamanı gelince gittiler (zaten zaman nedir?) ben izledim. Hazırlıkta duyduğum Ses, Maçka'da yaşamayan bir "n.", benim kemiklerimi kökünden ağrıtan öteki, kaf dağının ardında yaşayan kız ve bir nota olarak Re. İzledim, yazdım. Yazdım resimlerini, kimisini tanımadan, kimisini sevmeden adını bile bilmediğim onca kimseyi yazdım. Her insan bir kelime veriyor bence insana, ilk yazdığın yazıda ortaya çıkıyor. Kimi zaman anlamıyorsun bile böyle olduğunu. Belki d…

Ekim on.

Ekim süregeliyor, yalancı bir yaz geldi geriye, tuhaf bir ekim olduğu kesin. Gâh eylüle, gâh kasıma çalıyor. Yazmak için güzel bir ekim doğrusu, bütün duygularımı yaşayabiliyor ve yazabiliyorum. Eminönü'nden de, Pera'dan da yazabiliyorum yani. Araf'tan da.
Yazıyorum, amma ve lâkin bitince ortaya bir bütün olarak ne çıkacak kestiremiyorum. Belki de doğrusu bu, bilmeden körlemesine yazmak. Bazı günler yarın buradan devam ederim, diyorum kendikendime, bazı günler yazıya başladığımda ne yazacağımı bilmeden başlıyorum. Ekim güncesi çıkacak ortaya, bir resim çıkacak, ama neye benzeyecek bilmiyorum.
Bugün de yazıya ne yazacağımı bilmeden başladım. Bir de aklımda bir soru vardı, yazdıklarım yazılanları okusa memnun olur muydu? Re dahil, hiçbirinin mutlu olacağını sanmıyorum bu günceden, ama niyetim de (yine Re dahil) hiçbirini memnun etmek değil. Burada en çok zamana karşı yazıyorum, yani yirmi yedinci ekimimin resmini yazıyorum, birgün yeniden okuduğum zaman (evet, zaten zaman n…

Ekim dokuz.

Geçen bahar yazdığım notları, düzensiz, ama tarihli bir günceyi okuyorum. Heryerinde Re var pek tabii. Bir kaybetme, yitirme güncesi. Bu hâliyle de bir hayli umutsuz, yer yer depresif. 28 mayıs akşamı yazdığım birşeyi paylaşmak istiyorum. Birkaç gündür yazdığım şey aslında.
"Dünyayı yadsımak için, kendi deliliğim olarak, daima sevmeliyim galiba ben. Binalar gri, sokaklar delik deşik, dünya karanlık geliyor aşkla bakmayınca. Aşk bilinci çatlatınca, binalar içinde çiçekler açıyor, sokaklar aydınlanıyor, dünya maveriyor. Nikbin bir gülümsemeyle yaklaşıyorum herşeye. Yeldeğirmenlerine de!"
Bilmiyorum daha önce yazdım mı bu pasajı. Buna yakın şeyler ise yazdım daima. Ama, benim hayata yaklaşımım, yeldeğirmenlerine direnişim budur.
Re'yi bu duruşla sevdim, başka birini daha seversem birgün yine böyle seveceğim. Hem su, hem şehir olacak bana.
Bugünlük bu kadar yazayım. Bir de çarşamba günleri, iki haftadır başka birşey daha yazıyorum blogda (düzşiir yahut düşyazı) onları salı akşam…

rengi suyun

suyun rengini gördüm ben griyi bilirim vişne rengini de. çarşamba günlerini buna ayırdım yani suyun rengine sarı saçlı kadınların bakışlarını
*
bir ses iki bıçak darbesi dudağının rengi aralık içinden bir çocuk çıkacak baksa suya beni tanıyacak
*
anlayacak her rengin perşembesini dudaklarının izini bilirim ben kahvenin rengini

Ekim sekiz.

Bana kalırsa duvarlara şiirler yazılmalı ancak. Sutünlara da. Ne yazık bu işleri bana bırakmıyorlar. Finans denilen yalanı öğretiyorlar bana. Bana kalırsa, zaman karşısında değeri olan tek şey şiirdir. (Zaten zaman nedir?) Diyemiyorum. Ne öğretirlerse yazıyorum.
İşte dündü, faizi belirttim "i" harfiyle, bilmem belki de davacı olacak benden bütün harfler. Sonra bir arkadaşla karşılaştım, merdivenlerden iniyorduk. Önümde bir çift sutün üzerinde güzel bir çiçek, elinde vişne rengi yeleği ateş olarak yanıyor, bir çiçek o yeleği giyip de salınınca hepten tümden ateş oluyor akıl alıyor baş üzerinden. Neyse. Bir çiçek elinde yelek iniyordu önümden merdivenlerde, kelimeler söylüyordu arkadaş, ben sesimi hazırlıyordum. "Merhaba" diyeceğim sanırım, öyle ki sesim güzel çıkmalı ağzımdan. Yazmak gibi değil konuşmak, yazmak kadar kolay değil ki konuşmak, güzel kadınlar karşısında ya aklım ya dilim tutuluyor, sesimi hazırlıyorum bu yüzden. Derken merdivenler bitiyor. Elinde vişne …

Ekim yedi.

Hava açıldı, biraz da ısındı. Bir haftanın sonu geçti, bir haftanın başı geldi. Kendi kuyruğunu ısıran bir yılan gibi geçiyor zaman. Günler ve akşamlar aleyhimize işliyor. Su gibi kayıp gidiyor, derlerdi zamana, ne demek yeni anlıyorum. Yaşayarak, yaşlanarak, zaman dediğimiz algı yanılgısının neye benzediğini sanki karanlıkta el yordamıyla kavrıyorum.
Belki de yanılıyorum. Zamana karşı yanılıyoruz çünkü, bir de zaman dediğimiz bizim yanılgımız. Bizim güzel yanılgımız.
Zamanı yenmeye çalışıyoruz, böyle şehvetli bir ikinci yanılgı var mıdır? Yenilmeye mecburuz. Göğü delen binalar yapıyoruz zamanın karşısında kaleler olarak. Yenileceğiz. İyi ki yenileceğiz. Camdan binalar yenilmeli.
Bir de bankalar. İnsanlar akılsız olmasa ilk yangında bankalar yanar. Paranın zaman değerini biliyorlar, zamanın ne olduğunu bilmiyorlar. İlk olarak bankalar yenilmeli, gömlekler kolasız giyilmeli. Ne yazık, halklarımız ve biz, sermayenin boyunbağlarıyla sıktığı akılsız kimseleriz.
Yanılgıdan söz edince, bir çiçe…

Ekim altı.

Nedenini biliyorum, eyvallah, amma ve lâkin ben o kitabı alırken kitapçıdan nasıl doldu gözlerim mutluluktan, sen bilmiyorsun. Demedim. Diyemeyeceğim.
Dün o kitapçıya gittim yine. Bir arkadaşla karşılaştım, gurbette tanışmıştık. Elinde bir ölmüş yazar vardı, ölülere bakıyorduk. Şairler ölümsüzdür, yazan benim evet, ama yalan olduğu besbelli. Bizi bu ölümsüzlük kültürü yanıltıyor zaten, kimseyi öldürmeyi beceremiyoruz.
Ben mesela unutmak nedir bilmiyorum, unutmam gereken ne varsa. Anlamını yitirmesi gereken ne varsa diri tutuyorum, ama bir şemsiyeyi unutuyorum. Oysa şemsiye, beni umursamayan, sevmeyen kadınlar. Her ne haltsa. Durmadan aynı şeyleri yazıyorum.
Bugün hava yeniden ısınmaya başladı. Ekimin biriyle beraber gelen zamansız kış (zaten zaman nedir?) güze dönecek herhalde birkaç güne. Güzü öylesine seviyorum ki. İp üstünde durmaya çalışıp sürekli düşen bir ruhum oluyor, ısrarla yeniden tırmanıyor ipe, hep de düşüyor.
Düşüyorum. Öylece bir aşinalık.

Ekim beş.

Dün akşam karakalem çizilmiş bir meyva tabağı görünce aklıma düştü. Yazdım. "Siyah kalemle kırmızıyı çizemezsin, ama yazabilirsin. Yine de kırmızı kalemle kırmızıyı çizebilmeyi de çok isterdim." Öyle, yetmiyor kırmızıyı yazmak bazan. Bir notayı onlarca defa yazdım, resmini yazdım, yüzünü yazdım, amma ve lâkin kendi ellerimle çizebilmeyi öylece isterdim. Bir çiçeği de öylece. Latince bir elif'i mesela. Yüzünü gördüğüm gibi çizmek isterdim, çizdiğim gibi hatırlamak. Zamana yenilmeden. Zaten zaman nedir?
Latince bir elif, çünkü her elifbaya başlamaya bir harf gerekir. Bana yazmayı ilk öğretendir, sevilmemeyi ilk öğretendir. Öyle ustaca sevmiyordu beni, öylece acemi sevdim onu. Ondan kaç yaş büyüktüm, ama bir genç kız da olsa bir kadın da olsa görmüş geçirmiş bir erkeği ellerinde çocuk yapıyorlar, beceriyorlar bunu. En azından ben karşılarında hep çocuk kaldım, eğdiler büktüler canımı yaktılar. 
Ama, lezzetini bilirim bir kadın tarafından sevilmemenin. Böylece avunabilirim. La…

Ekim dört.

Dün bir çiçek gördüm. Bir defa daha baktım biraz sonra. Uzaktan. Ne o güldü, ne ben bülbül, ben ona da bir kimseydim ancak. Bir defa, daha adını bilmeden rüyamda görmüştüm, rüyamda dedesiyle tanıştırmıştı beni. Sonra ilk fırsatta adını öğrendim, isim vermeyeyim diye. Aşık değilim ona, ama neyim bilmiyorum. Kim o? Ben kimim ona bakarken, bilmiyorum. Zaten isim verdim yine de, yeniçiçek dedim yenizaman da dedim bir zamanlar hatta. (Zaten zaman nedir?)
Her neyse. Duygum her neyse, bilmiyorum, ama aşk değil bunu biliyorum. Zaten sevgilisi var, olmasa ne yazar, orası da ayrı bir dava. Her neyse.
Neden, demeyeceğim ona. Sormayacağım. İşareti olsa da, olmasa da. Ben herşeyin nedenini biliyormuşum çünkü, notalar yanılmaz herhalde. Ben bir notayı yanıltmaya korkarım.
Ama, sorularım var yine de bir notaya, hiç soramayacağım. Ben kimim, demek isterdim, çünkü ayna yalancıdır. Her neyse.
Sonra akşam oldu. İyi oldu.

Ekim üç.

Bir savcının odasının kapısındayım. Bir odanın kapısında olmayı bilirim ben sayın savcım, açmasını da açmamasını da bilirim, evet. Kapılar çarpılmaktan yoruldu, yazmıştım yedi sene dolmuş sekiz sene olacak seneler çabuk geçiyor. (Zaten zaman nedir?) Bilmiyorum. Pekâlâ şikayetçi değilim dosyanın kapatılmasını arz ederim.
Sonra ilk ustamı görüyorum yaşlanmayı unutmuş bir adam yahut öyle sanıyorum. Elini öpüyorum. Zaman nedir, diye sormuyorum. Elimde büyüdün, diyor, kendime bakıyorum. Havanın bulutsuzluğunda bir mavi yansıyor yere bir su geçiyor içimden, içimdeki suya bakıyorum, büyümüşüm evet, sabah kahvaltıları ilk eziyet. 
Önce sabah oluyor. Özsuyu yükseliyor midemin her sabah, her sabahı söylercesine şaşmaz bozulmaz bir saat olarak. Zaman nedir, cevabını vermeden yakıyor içimi.
Ben kendimi biliyorum, yeniden çocuk olacağım bir yanılgıyı büyütüp yanımda taşıyacağım, bir yanılgıyı oyarak heykel yapacağım. Âh aziz Roma seni yeniden kuracağım. Kurtaracağım esaretinden içimde yanan suyun…

Ekim iki.

U harfi yazıyordum kağıtlara, nasıl bir hata olabilir ki bir harf olarak U. Olmamalı. Yine de yazıyordum. U harfinin kaderini sorguluyordum yazarken neden bilmem. Nedensizce. U harfini bir zaman önce yine yazmıştım. Bükmüştüm. U harfleri böyledir yazıyorum şimdi. Bulutlar döndü çünkü.
Bir sene önce bugün, ekimin bir günü, doğrusu ekimin ikisi, titriyordum. Nasıl unutmaz insan titrediğini, nerede titriyorsa öyle unutmaz. Unutabilir de, unutsa iyi olur, ama tarihleri ve titremelerimi unutamıyorum ben. Ne yazık. Bildiğim tarihlerin pek çoğu beni sevmeyen kadınların izleri. Neden. Nedenini biliyorsun.
Bugün bir başka ekimin ikinci günü, bir kadına bakıyorum kemik gözlükleri var, konuşuyoruz ama tanımıyorum. Dudaklarının altındaki oyukta bir demir noktası var, klima işlerinden bahsediyor bana oysa kitapçıdayız. Dudakları kırmızı boyalı, kedileri de var. Kendi kedimi söylemeliyim susuyorum. Ekimin bir günü geçen sene öğrendiğim bir korkuyu hatırlıyorum. Yalan. Unutamıyorum. Klimalar, sınavlar…

suyun rengi.

herkes tanımış mı birbirlerini yani güzel kadınlar, yani gri gölgeler, kelime okuyan kimseler, hepsi. tanıyarak mı yitirirler suyun rengini, çünkü bir tanımanın yorgunluğunu biliyorum kendimi bildim bileli.

*

suyu içiyorum içime bir ayna doğuyor kendimi görüyorum tanıyacak kadar oluyorum bir kelime kalıyor. bir tek kelime eksik kalıyor. herkes tanımış mı kendisini, yani kelime okuyanlar, yani kadınların topukları, kimse tanımış mı kendisini suya bakarak.

*

kendimi bildiğimden beri, tanısaydın eğer diyor biri, bir ses iki bıçak darbesi

Ekim bir.

On iki adında bir sayı belki de bir alışkanlık yazıyorum, belki değil. Cehennem yazıyorum bir defa da. Bir ekim yazıyorum kağıda, ekimin biri olarak, ekimin bir gününü geçen sene yazıyordum. Cennet yazıyorum, bir merdivenle çıkılıyordu, şimdi üzerime yağıyor. Cennet yazıyorum yedi katlı, çünkü güz geldi. Ekimin biri güzel bir takvim oyunu yapıyor, bıçak gibi kesiyor yazı, bıçağın üzerinde gözlerimi görüyorum, hem bulutlu hem parlıyor. Bir kadınla bir adam görüyorum dündü gülüyorum, ama soramıyorum. Soramıyorum görüyor musunuz diye çünkü konuşmasını bilmem ben yarın. Dinlemesini severim ben yarın. Zaman geçmiyor yazıyorum, cennet ve cehennem yazıyorum. Bir haber bekliyordum bugündü, ekimin bir günü değil bir ekim günüydü yine, kılıç gibi bir gündü yazıyorum.
Zaman nedir? Zaten zaman nedir? Bunu bile öğrenemeden büyüyorum, ben eskiden çocuktum. Ben eski bir çocuğum şimdi çoğunuz gibi, çoğumuz kadar azım, iyilikler kadar ve güzellikler kadar azım. Ben büyüdüm, ruhum küçüldü. İlk yemeğini …