Ana içeriğe atla

Dünler –iki-


Dokuz
(aralık 2011/ Re)

 
"Dağda bulut geziyor yine yağmur yağacak."
Karadenizi aratmayan yağmurlu bir haftada, belki de Hopa'da umutsuz bir aşığım şimdi. İzmir hariç her şehir benim, evim hariç her ev benim evim. Ama yol, illa ki yol, yol kendini sevene en güzel hediyeleri veriyor. Bir de trenler.
*
Başım ne zamandır ağrıyacak, ama ağrımıyor gibi. Bulutların toplanması kadar. Hemen herşeyim bulutların toplanması kadar zaten. Güz böyle bitti bu sene. Bulutları toplayarak.
*
Öte'de hep vadedilmiş ülke. Herkesin "vadedilmiş"likleri var, tüm insanların ve ülkelerin. Bazı insan başka ülkeyi düşlüyor, bazı insan sınırsız toplumu, bazısı bir kadını "öte" yapıyor, ondan geriye kalan herşeyi yüklüyor. Neden? Belki yaşamımıza gerekçe uydurmak. Sonsuz ağrıları, sancıları öte'lemek için. İnsan kendine dönünce çıldırıyor, öte'dekine yükleyince o anlamı iş o kadar kolay oluyor ki. Mutluluk bir gün gelecek inancı. Yoksa yaşanmaz. Katlanılmaz.

 

On
(ağustos 2012/ Re)

 
Ağustosun başlarında bir akşamöncesi, ne kadar yazsam yorulmam, her yazdığımda yanılırım, her defasında biraz eksik yazarım ki, bir defa daha yazayım. İkiye karşı birin akşamöncesi, şiiröncesi, şafak-alûd ilham öncesi. Son kez yaktım kendimi o akşamöncesinden sonra, son defa küllerimi kokladım, ilk kere bilmediğim şarkılar söyledim. Ağustosun başlarında bir akşamöncesi, şairlerin büyük sırrını öğrendiğim akşam. Böylece yazdım hemen sırrı bildiğimde bildirdim duymadınız. Bir kitaba, büyük şairin şiir kitabına yazdım silinmesin diye: "öğrendikten sonra." Benin yazgımın gölgesi olarak taşa güçlü vurarak sesimi, yangın damlası gibi süreksiz ama güçlü vurarak sesimi, silinmesin diye yazdım. Yazıt, insanoğlunun en önemsiz yazıtlarından birini saman kağıda mavinin ölmezliğiyle yazdım.

 

On bir
(ocak 2013/ Re)

 
Özenle bir kelime işler insan, soyunun mutsuzluğunu iyi bilen şairi yanıltmaz, öylece güzelleştirir, akşamlaştırır, ocak ayı ocak ayına benzediğinde uyarsıdır.
Benziyor, her mutluluktan hüzne böyle geçiyorsam ispatıdır, göğün sadece gökte durmadığı bu ay, ne varsa yere indi. Güzel olanın o tarifsiz hüznü de, mutluluktan ağlamak dedikleri de budur, binanın grisine güneşin sarısının vurması uyarsıdır.
Benziyor gözlüksüz bakmak dünyaya, bir bebeğin ilk bakışına benziyor, çığlıklarıyla beraber çok benziyor. Ölümlerin eskitemediği doğum uyarsıdır.
O kadar uzak ki ocak ağustosa, hiç'ten benzemiyor. Öyleyse bu aşk ne, öte'yi gördüğümde ölmek, görmediğimde özlemek, eski bir yolu izlemek gibi hem yoksuzluğunda yürüyüp durmak ne. Hem de yoksuzluğunda onu sevmek uyarsıdır.
Yalnız odada iki kişinin işteşliği yahut bir kalabalıkta bir kimsenin yoksuzluğu, kediden korkan onun yoksuzluğu yani,

 

Not: Virgülden sonrası yok. Yarım kalmış.

 

On iki
(kasım 2013/ latince bir elif ve Re)

 
Tuhaf günler. Belki yanlış tarif ettim, yazmam gereken bu değildi, doğru kelimeyi bulamadım sanırım. Günler tuhaf değil aslında, hatta günlerle ilgili pek de bir şey yazmayacağım. Tuhaf rastlantılar yazsaydım, daha doğru olacaktı.
Gazetede, "latince bir elif"in babasının fabrikasındaki yangını okudum, iki bin altı baharı bilincimin açık yarası sancıdı. Sanırım dün bile, onunla ilgili bir rüya gördüm. Sevmiyorum onu, şu an, şimdi, artık aşık değilim ona. Olmamalıyım da zaten. Ama, çocukken hep oyuncaklarla oynayacağımı sandığım gibi, o zamanlar daima "latince bir elif"e aşık kalacağımı sanıyordum. Değilim. Ama bir zamanlar aşıktım ve geride sadece açık bir yara kaldı. O yarayı kapatmayı denedikçe ben, o kesti biçti. Öyle mi sahiden? Her defasında ona ulaşan, her seferinde yaramı derinleştirmesi için ona koşan ben değil miydim? Bendim. O da oldukça cömertti olmayan bir bıçağı sallarken bilincimin boşluğunda.
Bir gazete haberini okumadan önce, birini gördüm okulda. Gözlüksüzlüğün bulanıklığında Re'ye benzettim, bir hayalet görmüş gibi ürperdim. Yaklaşıyordum, yanına geliyordum, bana bakmıyordu bile. Neden sonra anladım Re olmadığını. Sahiden de benziyordu, saçları, duruşu, sırtı da dönükken hele. Re olmadığını anlayınca da baktım üstelik, Re'ymiş gibi baktım, izledim onu. Öylece özlemişim biricik notamı.
Dün akşam mıydı, önceki akşam mı, notlarıma bakıyordum. Re'ye yazdıklarımı okuyordum, "göğünyüzüne" şiirim geçti elime. Altına bitirdiğim tarihi yazmışım, 9 ağustos 2011. Öylece ürperdim, öyle heyecanlandım, bir an yeniden aklımdan bile geçti, "acaba kaderim mi?" diye.
Evet. Onu sevmek kaderimdi, ama onun beni sevmesi değil. Onun beni sevmemesiydi, onu Re yapan. Birbirimizi tanımazken de, hatıramı reddederken de, daima karşılıksızlığı, olanaksızlığı bu hikâyenin kendisiydi.
Öyle sanıyorum.
Böylece kimseyi ilgilendirmeyen, ama beni sarsan rastlantılar geçti başımdan, tuhaf demek ne kadar doğru bilmiyorum, ama öylece yazdım.

 


 

 
On iki
(nisan 2014/ Yenizaman)
"Kadeh'imi gördün mü?" dedim, aklım kafesini zorluyordu, bir uğultu kulaklarımı zorluyordu. Bir köşede beklemeye başladım. Karşıdan göründü, gördüm, beni gördü. Baktım bana baktı. İstemsizce gülümsedim, bana güldü. İki kelime ettik ayaküstünde. Aklım kafatasımı yarmıştı çoktan.
*
Önceydi. "Kadehimi göreceğim bir saat sonra" dedim diğer arkadaşa. "Kadeh" dedim, "bir harf", ismini hatırladı Kadeh'in. Oturduk, rüyamı anlattım, nereden geldi muhabbet, "ne vaat ederim ona?" dedim. "Mutluluk değil. Mutluluk basit bir kelime, hem daima mutlu da değilim ben" dedim. Sahiden mutsuzluğun kadrini iyi bilirim. "Ona ölümsüzlük vadediyorum!" dedim. "Bana şiiri versin, onu ölümsüz kılayım."
Bana zehri versin, bana şiiri versin, bana yenidünyayı versin, beni şair kılsın, ben de onu ölümsüz yapayım.
Şiiri verince Adem'e, ölümsüz kaldı Havva.
Şeytan yaklaştı Havva'ya, elinde yasakmeyve, "bundan bir lokma tadarsan, ölümsüz olacaksın. Sonsuza dek cennette kalmak istemez misin?" diye sordu. Havva kandı. Sonra tadını alınca, Adem'e de sundu, "bir defa tat" dedi. Adem meyveyi yedi.
*
Ne düşünüyor benim hakkımda? Bilmeye de korkuyorum. Yıllar önce gördüğüm rüya beni kandırdı. Hem de fena kandırdı. Umudu en olmayacak yere, bilinçaltıma ekti.
O umudun tohumları yıllarla şimdi bir ağaç oldu. Bilinçaltımı da, bilincimi de parçaladı. Meyvesini düşürdü, yedim. Yenildim.
Öyle ki, bunu yazarken, yazdığıma bile inanmıyorum. Aklımda bir "acaba" var, hep bir acaba. "Belki?", yüreğimi çizen çengellerle soru işaretleri.
Gerçeği duymak istemiyorum, ne yazık ki.
*
Bu işin sonu nereye gidecek? İşin tuhafı başını da unuttum. Önceyi yitirdim. Körlükleri, küstahlığını, duyduklarımı. Yazıyorsam unutmamışımdır değil mi? Ama onu gördüğümde, göreceğimi bildiğimde bile hemen herşeyi unutuyorum.
Sonu? Dişlerimi elime alırım belki.

 

On üç
(aralık 2012/ Re)

 
Hacıvat, "sence bir gün söyleyecek miyim?" diye sorunca ona, hiç düşünmeden "evet" dedi. Güçlü bir istek duyduğumu biliyor "söylemeye". Öyle ki, hikâyeyi ona anlatmak, onun hikâyeye katılmasından ve hikâyeden dahi önemli hale geliyor bazen. Ondan habersiz, ona bakarak hayal ettiğim Re ile yaşadıklarım ve yaşayamadıklarım, o bilmedikçe eksik mi sahiden?
Burada başka bir soru var, Re ne kadar "o", ne kadar hayali bir imge? Ben hangisini daha çok seviyorum? (…)

 

On dört
(kasım 2012/ Re)

 
Erken vakitte (erken sayılır, üçü çeyrek geçiyor, kış geliyorsa da erken sayılır) daha akşam olmadan (kış geliyorsa da akşam en erken beşte başlar) ansızın hüzünlendim. Sadece kahve içiyorum oysa (kahve içkinin kardeşi sayılır) bir de arada şiir okuyorum (şiir kahvenin hüznü sayılır) ansızın hüzünlendim.
Nedensiz (sevdiğim kadını neredeyse bir aydır görmüyorum ve göreceğim zamana şimdiden körlük ekiyorum, sevdiğim kadını bu sene sonunda kaybedeceğim, üstelik onu sevmekten de vazgeçmeliyim, üstüne üstelik bu arada bir defa daha umutlandım ve umutlarım yıkıldı yeniden, bir de yalnızlığımı çoğaltıyorum) ve zamansız (çünkü akşam değil) hüzünlendim.

 

On beş
(kasım 2013/ Yenizaman)

 
Ona karşı gerçekten ne hissediyorum? Sanırım aşk değil, bilmiyorum. Sadece güzelliğiyle mi ilgili? Kör bir şehvet mi, öyle olduğunu da sanmıyorum. Aklımı kurcalıyor. Ruhumu karıncalandırıyor. Hislerimin bir anlamı yok, bir karadelik gibi yutar tüm hislerimi. Onun için fazla düşünmemeli, isim vermemeli. Tuhaf.
*
Tarifsiz. Ama bu haliyle daha çok kurcalıyor kafamı. Duyguma isim vermeye gerek olduğunu da düşünmüyorum. Bu haliyle yaşamalı ve becerebilirsem belki de dindirmeliyim. Ama her geçen gün ve hatta onu gördüğüm ona baktığım her an çok daha zorlaşıyor bu iş. Yine de bakmadan edemiyorum, yine de görmeye gidiyorum onu.
Yazıyorum üstelik. En güzeli, en korkuncu, en tuhafı, en doğalı kaç gündür sadece onu yazıyorum. Şimdi önümde oturuyor, yine de korkmadan, yalan yazmayayım, fark etmesini isteyerek, onu yazıyorum. Ne güzel. Ama bir uçurumdan yuvarlanıyor gibiyim, bildiğim, aşinası ve müptelası olduğum o uçurumdan yuvarlanıyorum. Bir başıma.
Kadehi görüyorum, şarabı duyuyorum. Şairin uyarısını hatırlıyorum, ilk olarak şairi unutuyorum. Şiiri ben yazmalıyım. Yeniden, belki de ilk defa bir şiir yazmalıyım. Uçurumdan düşerken, şarabı duyarken, şimdi elimden gelen yazmak. Sadece yazmak.
*
Güzü bahar eden herşey güzeldir. Belki de benim yanlışım burada başlıyor, güzü bahar eden bir çiçeğe bakıyorum. Mevsimleri bozuyorum, günahım burada başlıyor. Ama bu şarabî his neyse, bu başımı hoş eden hangi renkse, yanlış da olsa durmadan, yorulmadan büyümeden.
Bilmeden, nredeyse yanlışlıkla, duygumu tarif ettim; şarabî bir his. Doğru, böylece doğru yazdım, şu an sarhoş değilsem, neyim? Şarap, günah. Benim günahım. Şarabın ateşinde de değil, şarabın gölgesinde kendimi yakıyorum.
Bu kadar yandıktan sonra hâlâ ham kalmış olmam benim hâddsizliğim muhakkak, amma ve lâkin, öyle güzel beceriyorum ki yanmayı, yanmak için varolduğumu düşünüyorum.
Yandığımda yazıyorum, yandığımı yazıyorum. Bu satırlar benim yangınımın resmidir, yazgımın izidir.
Tuhaf sarhoşluğum, arkadaşlardan bulaşan tütünün kokusuyla ve sesiyle, şarabın kadehine bakarak büyüyor. Şaraba bakarak sarhoş olan, şarabı içenle aynı günahı yanar mı bilmiyorum, ama şair sesleniyor kulaklarıma. "şarabın gazabından kork/ çünkü fena kırmızıdır" diye, oysa farklı bir şey anlatıyor.
*
Durmadan yazmalıyım sanıyorum, son kelimeyi tüketene kadar. Aklıma o kadar kelime bir anda uğruyor ve bana korkunç bir hüzün veriyor. Hüzün veriyor, şimdi, neden olduğunu bilmiyorum. Ulaşamayacağım için belki de, amerikanın anlamını bulamadan, yolu maviliğinde kaybolacağımı bildiğimden.
Bir notanın izinde en son bir terzi olmuştum çaresizce, şimdi bir başkasını yazıyorum. "Yenizaman" diye kendimi hazırladığım, başından bildiğim, ama korktuğum; bugün ise tamamen karşımda duran, içime geçen, başımı döndüren, beni sarhoş eden, belki de aldatan, kandıran o duyguyla, bir çiçeği yazıyorum. Korkuyorum. Bir kılıcın beni böleceğini sanıyorum. Ulaşılamaz olanın peşinde koşarak sanırım ömrümü harcıyorum.
Büyük bir sevinçten, bir anda çaresiz bir hüzne düştüm. Sonsuza uzayan o uçurumda boşlukta yuvarlandığımı, düşerken hızlandığımı duyuyorum.
*
Sanki bir ben varım, bir de o var. Karanlığı böldüğüm o odadan daha yalnızız. Neredeyse onun da böyle düşündüğünü sanıyorum. Yanılıyorum büyük ihtimalle, daima yanılıyorum. Bir notada defalarca yanıldığım üzere, ondan önce yanıldığım üzere, sanki latince bir elif beni seviyor sandığımdan beri daima yanılıyorum. Büyüdüğümü sanıyordum bu yanılgılarla, yahut kendime söylediğim yalan buydu. Şimdi, apaçık görüyorum, duyuyorum; büyümüyorum. Yani büyümenin bir anlamı yok. Benim organlarım, derim yaşlanıyor ancak yıllar geçtikçe; ruhum o acemi halinden kurtulamıyor.
Yanılıyor da olabilirim. Aklıma ne geliyorsa yazıyorum, muhtemelen birçok yazdığımın bir anlamı yok. Yalan yazdıklarım da olabilir, ama fark etmeden. Kendimi bile kandırarak yani. (…)

 

On altı
(mart 2009/ latince bir elif ve n.)

 
Yazıyorum. Siliyorum.
Aklıma rüyalarım takılıyor, gözümün önünde ise pembe bir akşamüstü var. Dudaklarımda ise kıvırcık sarı saçlardan kalma gülümseme. Bunların hepsi de, sanki her an onlar için yaşamışım kadar yanımdalar. Kahverengi uzun saçlar da, hep o parmaklar dolanıyor. Aklımda "Tanrı'nın şiiri matematik" ne zaman görsem yüzdeki lekeleri.
Damağımda, eski'nin rüyadan kalma ve ani nefesi.
Sonra merhabalaşma ve onlarca el tokalaşması, planlar hep değişik.
Siliyorum, çünkü pek bir şey yazmıyorum, bir hoca dil dersi anlatıyor, nasıl anlatılamazsa öyle.
Saçları ve ezbere bildiğim saçlardan bir tutam sırtında, gerisini öne atmış. Saçma sapan kelimelerin üzerinden yıllar geçmiş gibi, hayatımın en garip…
Şey.
Sonra başka konuşmalar, koşuşturmalar.
Sahi, belki şu an o da tam o kelimeleri düşünüyordur. Kaç kere düşünmüştür, hiç değil ama çok mu?

 
On yedi
(haziran 2014/ Yenizaman)

 
Bulantı. Zihnimde, midemde, ruhumda. Araftayım yeniden, ait olduğum yerdeyim.
Dönüp dolaşıp buraya dönüyorum. Hayır, Niçe'ye inanmıyorum. Güçlendirmiyor da beni, öldürmediği gibi, sadece yeniliyorum. Bu kısır döngünün bir ömür süreceğinden neredeyse eminim artık, en sonunda belki de sahiden delireceğim.
Kendimi biliyorum, onunla hiç mutlu olamazdım. Sadece Re'ciğimle mutlu olabileceğimi düşünmüştüm bugüne dek. Kadeh'i sadece istiyordum, aşıktım, aşığım evet, ama sonsuza dek mutlu yaşanan bir final hayal etmiyordum. Çünkü kendimi biliyorum, onu da tanıyorum az buçuk.
Neyse.
Olmayacak mutsuzluk yerine, elimde olana bakayım.
*
Bu iklimsiz yağmurları ne seviyorum. Göğü yerle birleştirdi Yaratıcı, "esselamun aleyküm" dedim, rahmet ve bereketiyle yağmura. Sırılsıklam oldum, mutlu oldum.
*
Zihnim bulanık. Oysa, yalnızlığım öylesine duru ki. Yine de kapıda bekledim bir süre. Gelmedi. Sonradan gelir mi, bilmem.

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ötekinin Hikâyesi

Quid rides?  Mutato nomine, de te fabula narratur.Quintus Horatius Flaccus





“Güya buraya bir daha asla gelmeyecektim.”

Beyoğlu’nda, İstiklal Caddesinde, bir Amerikan kahvecisinin tuvaletinin kapısında görmüştüm bu cümleyi. Hiç unutamadım. Çünkü o zamanlar bir hikâye üzerinde düşünüyordum, nereden başlamalıyım, nasıl yazmalıyım diye kendime soruyordum. Yıllarca çabaladım, aslında yıllarca kaçtım yazmaktan. Çünkü kalemi elime her aldığımda, kendimi bir daha gelemeyeceğim kadar güzel zamanlarda buluyordum ve bu yüzden de hatırlamamak için “bir daha gelmeyeceğim” deyip yazmaktan kaçıyordum.

Boşuna kaçıyordum aslında, bir daha gelmeyecek olsa da yaşanmış olması bile hayatımın geri kalanını değiştiren, güzelleştiren bir hikâye yaşadım.

Bir hikâyenin ilk cümlesi önemlidir. Okuru okumaya ikna etmeye ilk cümlede başlamalıdır yazar. İlk cümle, çarpıcı olmalı, etkileyici olmalı; akılda kalmalıdır. Bu hikâyenin başı benim için çarpıcıydı, tam anlamıyla, olması gerektiği gibi.

Ben bir notayı sevdi…

Açık uçlu hikâye.

Evvela ithaf.
-beni yeniden yazmaya çağıran M'ye hikâyeden önceki yazımdır.
Ve yazgısını kendi çağıran yazıya giriş.
Yazmayı unuttuğum bir hikâyeyi okudum bugün, neden ve nasıl bilmiyorum, çünkü yazmayı da unutmuştum. Ellerim olduğunu dahi unutmuştum.
Ellerim olmadan kördüm ben. Kararsız kararlığa körlemesine girdim, kararsızdı muhakkak, çünkü yazılmamış bir hikâye yazılmayı beklemez. 
Kahvenin karanlığını akla çağıran gelişme.
Hayat bu yüzden tuhaf, beklenmeyen yerde başlarız yazmaya, bir daha yazmayacağına dair bir yanılgı içine hâkim olduğunda. Hikâye gözlerine bakar ve yaz beni der, yazar iradesizdir, irade sahibi olan öyküdür okuyan bilmez. Hikâye yazdırır kendini. İlham dersin yahut rüzgâr, kendine çağırır hikâye. Alelacele gidersin, hayat bu yüzden tuhaf. Yazamayacağın sanrısını ve onca işi bırakır, hikâyenin gözlerinde bir kelimede bin kelime çağırır aklın. 
Yazar çaresizdir, hikâyenin esiridir. Geç kaldığını düşünse de, başlar yazmaya. Sonunu bilmeden yazadurur. Yazarken düş…

Arz-ı Hâl

Nereden başlamalıyım yazmaya? Şu "edili büdülü" defteri almasaydım eğer bugün burada olmayacaktım. Yani söz gelimi, yoksa evimdeyim. Yahut kibirli bir ingilizin yolu geçmese oradan ve bir fotoğrafla bunu öğrenmesem, bu hâlde olmayacaktım. Ne hal? Hâlim güzel fenadır ve işte burada yazdığım da arz-ı hâlimdir. Hâlden anlamaz değilsen eğer ve yazmamı istediysen, yani bu adam burada ne karalayıp duruyor dediysen, okuyabilirsin. "Kardeş beni dinle aklını şaşırtacak" diyemem, hele sana hiç diyemem, seni şaşırtacak pek birşey kaldığını sanmıyorum dünya üzerinde. Dağlarda da bulut göremiyorum zaten, her neyse. Sonunda ölüm varken neden yaşadığım üzerine yazacağım sadece. Her birimizin nedenleri var, ben benimkini yazacağım.

Ölüm üzerine bir mesel vardır, bilir misin? Tanrı, ölümü ilk olarak dağlara vermiş, ilk dağ öldüğünde diğer dağlar, o koskoca dağlar dayanamamış, erimiş, kül olmuş. Tanrı anlamış, dağlar dayanamayacak; ölümü dağlardan almış denizlere vermiş. Gel zaman g…