Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Öne Çıkan Yayın

Ötekinin Hikâyesi

En son yayınlar

evvelbahar içinde havadan sudan bir yazı.

evvelbahar içinde şehir şehir içinde, aziz şehirde bir bahar havası, akdeniz kıyısında bir londra havası, londra yine yağmurlu. londra her zaman yağmurlu.

evvelbahar içinde ahir zaman içinde, rivayet olunur ki üçüncü cemrenin düşmesinin üçüncü gününde, cemrenin ardından yağmur döverken toprağı İzmir'de, İstanbul'da sular henüz ısınmamıştı -ama elbette ısınacaktı. Londra'nın sularından bihaber olsam da, Sular İdaresi gayretle çalışmalarına devam etmektedir, ingiliz ingilizcesiyle okumaya devam ediniz efendim. London Metropolitan Water Board continues to work diligently.

türkiye türkçesinde, evvelbahar içinde, nevbahar arefesinde,bu da böyle havadan ve sudan bir yazıdır. havadan sudan yazdığına bakmayın, gayrıciddi bir yazıdır diye aldanmayın, alt metinleri olmasa da, bilakis üstünde masmavi bir gökyüzü vardır.


Bir sokak lambasının altında.

Yazmak için bitmesini bekliyorum herşeyin, ben beklemesem de bitiyor zaten. Sonunda hiçbir şey yazamamış, ama herşeyi yitirmiş biri olarak bir sokak lambasının altında bulacağım kendimi. Orada yitireceğim. Sokaklar, sokaklar, sonuna yürüyeceğim. Sokakların sonuna bir lambanın altına doğru. Sokakların aklı vardır geceleri- kendi yolunu bulur ve seni de götürür altın sarısı bir lamba soluğuna.
Soluğumun buharı soğukta havada duruyor ve o lambanın altındayım. Yazı burada bitiyor, bitmesi için yazıyorum kendimi.

Eskimeyen bir şey.

Eskimeyen bir şey var, anadoluda bir dağ mesela, kendimi orada olmadığımı bilerek aradığım her yer, bir raf bir sokak bir aynanın siyahı ve aydınlık gece. Hikâyenin bulanık aklı, akşamın hafızası. Derin bir sızı, akşamhüznü. Ayın deniz üzerindeki izi. Anadoluda bir dağ misali sancı. Bir kuyumcu ve bir terzi. Teraziye gelmez bir ağırlık. Eskiyi yazmanın zorluğu, bir bank, bir masa, bir köşe. Bir demir yığınında bir bahar, bir yüzde hızır. Yazgı yanılgısı. Düşe düşen bir damla, karında bir bıçak, anadoluda bir dağ. Yazmak ne zor, beyaz yol ne uzun, ama ben o sokakta değilim, demiri dövebilecek biri değilim. Kendimde değilim, bilmiyorum. Kendimi aradığım her sokakta bir kedi, bir kedinin yüzünde bin parça ay, her kedinin yüzünde bir ürkek kadın esintisi. Neden kaçtığımı anladım şimdi, ama artık geç oldu.

Herşey eskidi.

Herşey eskidi yazıyorlar, eksiği var ve herkes eskidi. Ben şimdi herşeyi biliyorum, bitmeyen katedralleri ve seladin camileri- Londra evet Londra, ah bir de Roma. Bir kadının adında bir anda Vienna, herşey eskiydi dün de. Birkaç yılda bir gün yaşadığımı bilirim ben, bir saatte bir sonsuz da yaşadım, oysa sesim bir kadının üzerinde bile değildi. Bir ömür de bir saniye sürüyor artık, bir saniye de.
Herşey eskidi. Karşıyaka çarşısında bir Attilâ İlhan, İstiklal caddesinde bir ben, Londra'da bir saat kulesi, Katalonya'da bir ayrılık türküsü. Her birimiz eskidik bir saat içinde, çıplak bile değildik.
Her yenilgi bile eskidi, ben yine susadım, akılsız başımla şu kısa boyumla, bir başıma ben susadım bir titremeye, üşümeye. Sokakları özledim ben, hiç gitmediğim şehirlerde, soyunur gibi seninle, hani başka bir şehirde Pera'da beni yazmaktan başka herşeye çağıracaktın, eskiyecektik. Her şehirde eskiyecektik. Büyüyecektik. Kendimizden bile fazla. Eksiğimizle birlikte tamam olacaktık.
Ay…

Herşey vardı.

Herşey vardı, hem Fransa hem Almanya yani, Almanyada bir fransızın yenilgisi, yenilginin sızısı, o şehirde büyük dönme dolap, Cezayir'de bir ceset. Herşey vardı, bir elimde bir akşam, akşamda bir şiir, şiirde bir Paris, bir öyküde Münih, o şehirde saat kulesi, İzmir'de bir tahta bank. Öykü yaşayıp öykü yazamayan adam tanıdım aynadan bakıyordu, bir bebeğe gülümsüyordu, bir kadına yeniliyordu, sonra bir diğerine, o şehirde bir sokak, sokakta bir ayyaş, ayyaşın gözünde bir akşam.
Akşam geldi. Geldi, ekimin üstüne çöktü. Direkler çatırdadı. Mum titredi. Birşey için için yanmayı sürdürdü. Adı olmayan birşey, yazmayı bilenlerin de yazamadığı. Çiçeklerin bile anlatamadığı. Her insanın çaresizliği. Bu çaresizlikten payıma düşen. Birşey. Her kadında bulduğum yenilgi. Bir kitap, üç dal orkide. Akşam geldi. Bir kadın bir adamın koynuna girdi. Bir bıçak aklıma geldi. Aklımı kesti. Bir kadın bir adamın koynuna girdi, bıçağı biledi. Birşey. Korku, hüzün, pişmanlık, nefret gibi, ama bıçak gib…

Akşamlı bir hikâye.

Seni özledim. Nasıl, neden? Özlemek nedir? Yoksunluğunu neden duyuyorum, yokluk nasıl duyulur, bilmiyorum. Akşam çöktü , bildiğim bu. Akşamhüznünü bir kahveyle yudumluyorum. Kahvenin karanlığını akla getiren çağrını hatırlıyorum.  Sana bir cumartesi günü ses verdiğim o kahvecideyim. Kahvenin karanlığında yokluğunu okuyorum. Yeniden yazmıştım sayende. Bir otobüste, bir elimle demire tutunup bir elimle "Açık Uçlu Hikâye"yi yazmıştım sana. Yüzlerce kelime dönüyordu aklımda bir anda, hiç düşünmeden durmadan yazdım, iyi ki öyle yaptım. Sonra bilinmeyenin içinde bilinen bir sesti adın, hiç saklamadım. Son defa yazana kadar, hep adını yazdım. "Beni yazmaya çağıran M."
Hem şiirli, hem sade, hem saklı, hem apaçık. Yazdığım kişi yazdıklarımı okuyordu, adını biliyordu. 
Sonra adım gibi bildiğim iklim geldi. Karaköy'de bir otel odasında, sana belki çok yakında, bir başıma migren atağıyla geberiyordum. Oysa o dizelerin altını çizmemiştim, "ben bir şehre geldiğim vakit/ o…