Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Ben ile Kendim etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Ben ile Kendim: Volüm yahut Bölüm Dört

"Biii, bilin, bilinçaalt, bilinçaltı." diye diye, kağıda ömrümde kaçıncı defa bilinçaltı kelimesini yazdım. Hayatımın son üç yılında (ki bu blogu tuttuğum zamana denk) adım soyadımdan başka en çok "bilinçaltı" kelimesini yazmışımdır. Ondan sonra herhalde, "Re", "aşk", "güz", "bahar" ve "kırılgan" kelimeleri gelmektedir. Eğer bu sıralamanın üst sıralarında, "varyans analiz tablosu", ondan başka, "ekonometri", sonracığıma "modelin yorumlanması" kelimleri olsaydı, daha mı iyi olurdu diye düşünüyordum. Masamda oturmuş, camdan bakıyor, kendimi sorguluyordum. (Ki kendimi sorgulamadığım bir günüm de geçmedi.) Derken odama kapıyı bile çalmadan, baskın yapar gibi Aziz Yıldırım girdi. Evet, aziz okuyucu, bildiğin Fenerbahçe Spor Kulübü başkanı olan Aziz Yıldırım'dan bahsediyoruz. Gayrı ihtiyari önce bir sıçradım, sonra toparlandım ve en sonunda ayağa kalktım. "Buyurun başganım, hoşgeldi...

Ben ile Kendim: Volüm yahut Bölüm Üç

Ben, kendim ve ilham bir masaya oturmuş, ilhamın gelişini kutluyor, çay içiyorduk (Evet çay, bildiğiniz kızıl siyah çay. "Ya amirim 'kızıl-siyah' dediysem o manada değil, kara kızıl demedim ya, efendim? Neyi alayım? Ha, arkadaşa, pardon memur beye diyorsunuz. Komserim valla bak. Başımı kendim de eğerdim.")  "İndim dereyeeea, taş bulamadım!" diye türkü çığırıyordu ilham, o çiğ sesiyle detone olmanın kitabını yazıyordu. İlhamın gelmesini kutluyorduk, nereden geldiği hakkında bir fikrim yoktu, hatta hatırladığım kadarıyla ben kovmuştum, ama bir anda coşma geldi, ne oldu, nasıl olduysa, işte kutluyorduk. Askerden gelmiş gibi coşkuluydu ilham, yüz bulunca iyice olmuş, türküden türküye geçiyordu. "Bir dakika, bir dakika." dedim ben, "İlhamcım, ayıp olmazsa sana birşey sormak istiyorum." dedim, "Buyur ağbi." dedi ilham. "Ben o güzelde notayı, senin gibi bet sesli bir ilhamla mı gördüm? Yahu kuzum sen müzikten ne anlarsın?...

Ben ile Kendim: Volüm yahut Bölüm İki

Güneşli, ama serince bir ekim günüydü. Okuldaydım. dersi bekliyordum. Bir bankta oturmuş, çayımı yudumlayıp, bir yandan da gelene geçene bakıyor, kendimce vakit öldürüyordum. İlham geldi, "Güneş güzü yalanlıyor." dedi. "Seni yalanlamadan git buradan, yürü git." dedim. Yüzsüz ilham yandaki banka oturdu. Gözlerini de bana dikti, çağırayım diye bekliyor, "he mi?" dercesine bakıyordu. İlhama sinirim geçmemişti, yüzsüzlüğünü gördükçe de artmıştı. Okulun çıkışına kadar kovaladım. Nefes nefese kalmıştım, elim ayağım titriyordu. Oturdum. Gözümü eğlemeye devam ettim. Belki de doğuştan bir yazar olarak, istemsizce, nefes alır gibi gözlem yapıyordum. Kendim geldi, teklifsizce yanıma oturdu. "Nefesini sevsinler, kendini yazanım, kendine yazarım benim." dedi. "Yahu arkadaş, iç sesime ne karışıyorsun." dedim. Güldü. Gülünce pirinç dişleri gözüktü. "Gülme, gülümse." dedim. Fularsız bir Hıncal Uluçmuşçasına gevrek gevrek güldü. "Hayrol...

Ben ile Kendim

Sakin bir akşamdı. Evde bir başıma oturuyor, çayımı yudumlarken haberleri izliyordum. Kapı çaldı. Bu saatte gelen kimdi? Kimdi bu münesabetsiz? Kapıyı açtım, karşımdaki kendimdi. Tadım kaçtı. Kimbilir yine neler zırvalayacaktı. Bana küçümseyici bakışlar atarak sorgusuz sualsiz içeri girdi. Döndü bana bakmaya başladı. Benim bilmediğim birşey biliyormuş gibi, küçük dağların inşaat ihalesini almış gibi bakıyordu. "Ne bakıyorsun?" der gibi baktım, kaşımı gözümü oynattım. Böylesine kıl bir adam daha tanımıyordum. Gereksiz bir olgunluk, ukala bir bilmişlik ile beni canımdan bezdirmişti. Salona doğru yürümeye başladı. Bir vazo alıp arkasından kafasına vurarak bayıltmayı düşündüm, ama ne olursa olsun insan kendine kıyamıyor. Televizyona baktı. "Harp çıkma olasılığı var mı?" dedi. Sustum. İçimden "la havle" çekip ben de salona geçtim. Koltuğa kurulmuş, bacak bacak üstüne atmıştı. Karşısına geçtim, rahatça oturdum. "Orada burada arkamdan konuşuyormuşsu...