Ana içeriğe atla

Yayınlar

Sıradan bir öğleden sonra.

Nitat İnibat için sıradan bir öğleden sonraydı. Adı Nitat ve soyadı İnibat olan biri için bir öğleden sonra ne kadar sıradan olabilirse öyle, yazmak gerekir belki de klişeyi bozmamak adına, ama sahiden de sıradan bir öğleden sonraydı işte. Böceğe dönüşmemişti, meteor düşmemişti, SARS-CoV-2 pandemisi dışında herhangi bir felaket ve yahut olağanüstülük yoktu. Pardon, bir de hava sıcaklıkları mevsim normallerinin üstünde seyrediyordu. Nitat bey, bankanın dışında oluşan kuyrukta, tuhaf bir ocak sıcağında, 1264 numaralı biletinin banka gişelerinin birinde yanmasını bekliyordu. 1264'ün bölünebildiği sayıları düşünüyordu. İkiye bölünür. Üçe, eee, on üç bölünmez. Atmış dört, yani dörde bölünebilir. Beşe bölünmez.... Vaktini böylece öldürüyordu. Yediye bölünür mü, yediye bölünme kuralı neydi? Önündeki adam dönüp bakınca, mırıldandığını anladı, sustu.  Numarasının Müzeyyen hanımın gişesinde yanmasını istiyordu, çünkü Müzeyyen hanım artık ismini biliyordu, anlamını ya da hikâyesini sormuyordu

114

Yaralı evleri yıkıyorlar, çünkü ölüm çabucaktı. Bir su akışı kadar yalın, bir bataklık kadar derin ve hiç bir sorumlunun sorumsuzluğunda. Otuzu cuma da, bir pazartesi kadar kırmızıydı oysa. Yaralı evleri yıkıyorlar, çünkü çocuklar öldü. Çoklar öldü ve biraz azaldık. Hiçbir lekesi kalmasa da gölgesi duracaktır o binaların. Herkes susuyor, kimsesiz bir cinâyet kaldı ortada. Çünkü herkes biliyor, gözlerimiz iz dolu. Yazıyla yazması bile zor rakamlar kaldı arkada. Önümüz arkamız, düşümüz hayalimiz enkâz.

Kuşkusuz kuşlar.

Kuşlar yerde, kuşlar gözünde ve kuşlar aklımda. Zaten bir bahar bile olmamıştı bu sene, sonra sen ekimden bir nisan çıkardın ve şimdi güz de gelmiyor. Ancak kuşlar var, bir tek kuşlar var, kuşkusuz kuşlar var. Kuşlar yerde, aklım havada; herşey  yerli yerinde. Keşke bir de alıntı yapsaydım yine, tastamam olacaktı. Bir harfini bir iddiada yitirmiş şair de eksik kalsın bu defa. Fazıl Hüsnü diyor ki, ne diyor Fazıl Hüsnü?.. "Kuşları da alıp gelsen." Hayır, bunu ben yazıyorum kuşkusuz.

Keşkesiz kuşlar.

Güzele baktım, güzel gördüm ve güzelce yazdım. Gözde parlayan o ışığı görmek için şair olmaya gerek de yoktu. Şair de olamadım ben zaten, şu ömrümde güzelce şiir yaşadım. Kadının boynunda kuşlar vardı ve gözünde kuşlar uçuyordu. Keşkesi olmayan kelimeler geliyordu aklıma; ama bir de Cemal Süreya vardı, daima haklıydı. "İkinci bir parıltı var senin bakışlarında" diye yazmıştı. "Kuşların çok güzelmiş" diye ben yazmıştım, ben de haksız sayılmazdım. Kadının gözlerinde kuşlar vardı, şiir şaire karışıyordu ve dilim şiire kaçıyordu işte böyle zamanlarda. Şair olmak işten bile değildi, ama ben olmamayı sevdim.

Kuşlar.

Hayat bizi nereye götürecek? Bu hikâyenin en güzel yanı bu merak, yazdı adam gözlerinde gözlüğüyle. Hayır, her gözlüklü bir gözlüklü Hamdi değildi ve Cemal Süreya daima haklıydı. Karıncalar kadar kuşlar, camın önünde kuşlar, canımın içinde kuşlar. Gözünde kuşlar uçuyor. Hayat kısa, hayat meraklı bir hikâye. Güzel olan da bu, sonunu bildiğin bir hikâyenin bir sonraki cümlesini merak edebilmek. Böylece yaşıyoruz, önümüzde güzel bir takvim, sonsuz bir sona doğru süregelen bir hikâye.