Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Müsvedde

Yine kelimeler istedim, yeni kelimeler verdi: "Bahar, aptal, mavi, kedi." Bir kelime daha istedim, hiç olmazsa beş kelime olsun diye. Beşinci kelimeyi de yazdı: "Kardelen."
Kırk beş dakika sonra aşağıdaki minnacık öyküyü yolladım.

Veli'nin oğlu Orhan Veli'nin evkaftaki memuriyetini yaktığı bu güzel havalar göğün yüzünde mavi bir muştu şimdi ve ben bir aylak olarak şu sokakta bir aşağı bir yukarı yürüyorum.

Beklediğim bir kimse yok. İnsanları beklemeye üşenirim ben. Buna rağmen bir buluşma olduğunda sözleştiğimiz vakitten on beş dakika önce orada olurum, buluşacağım kişi de on beş dakika geç kalır genelde, hiç olmadık yere yarım saati ziyan ederim ömrümden. Pek az insan bu ziyanı hak ettiği için, çok fazla insanla görüşmem.

Peki efendim, bu güzel baharda, nevbaharda, bu sokakta kırk beş dakika (belki de bir saat bile olmuştur, emin değilim) bir aşağı bir yukarı ne arıyorum.

Babama sorarsanız, akıl arıyorum. Benim aylaklık dediğim şeye o aptallık diyor ve bir …

Aşk Olsun

Yüksek lisans dersini beklerken boş vaktim olunca, yine arkadaşımı aradım ve "bana üç-beş kelime yaz" dedim. Beni zorlamasını da rica ettim. Attığı kelimeler şunlardı: "Bayrak, inci, beyaz gül, güvercin, saksı, kahve, arkadaşlık, oyuncak." Yarım saat sonra aşağıda okuyacağınız öykü taslağı diyebileceğim yazıyı yolladım.

Şu bayrakları kaç saatte satabilirim? Kaç bayrak vardı ki? Seksen bayrak almıştım, sonradan Nihat abiye denk geldim, yirmi beş de o verdi. Etti yüz beş. İşi çıkmış, bayrakları bize dağıttı ve gitti. Bana, Mehmet'e, Hasan'a, bir de adını bilmediğim o diğer adama.
İş dediğini de bilmiyor değilim, ince iş! İnci abla ne zaman çağırsa, o kocaman adam aklını yitirip koşuyor ona. İş güç hak getire! Arkadaşlar ne güne duruyor.
Kızamıyorum da. Seviyor çünkü, sahiden seviyor. Gözlerinin içinde seviyor onu, orada bir ışık, bir nem, bir buğu olarak taşıyor çiçek gibi. "Gözümün nuru" ne demekse, işte onu görüyorum İnci abladan bahsederken Nihat…

Gündüz düşü.

Burada, şu masanın üzerinde bir bardak var. Var mı? ben yazdıktan sonra var ve içine de adını bilmediğim birkaç tane çiçek yazıyorum. Bardak da var, çiçek de var, şimdi orada, masada.

Çiçeklerin rengini yazmıyorum. Adsız ve rengi belirsiz bu çiçekler çok güzel kokuyorlar. Bir yokluğu var eder gibi güzel kokuyorlar. Yaşam hakkında bilmedikleri bir sır varmış gibi ve onu bilmediklerini biliyorlar kadar.

O kadarla kalır mı? Bu masaya bir hayalperest oturuyor, sandalyesine yerleşiyor güzelce. Çantasından hayallerini çıkarıyor ve koyuyor masaya. Bazıları gerçekleşmeyecek bunu da biliyor üstelik, yine de muzipçe gülümsüyor, çiçeğin rengini içine çekiyor ve kokusunu izliyor uzunca. Çiçeğin kokusunun mavi olduğuna karar veriyor ve rengini hiç umursamıyor.

Masadan kalkıyor. Hayallerini toplamıyor bile, öylece gidiyor. Serüvenin sürdüğünü biliyor.

Yarının üzerine yürüyor.


***
dipnot: bu kısacık yazı, aslında bir vakit geçirme oyunu. dün yüksek lisans dersimi beklerken, kantinde kendimi eğlemek iç…

Taksir.

Körparlak bir ay gibi parlıyordu yorgun gecenin sabahı, susmamın nedeninden habersiz, konuşmamdan umarsızdı. Yine de bir merhaba dememi istiyordu, öylesi kolaydı. Karşımdaydı. Kör bir sessizliğin gürültüsü ürkütmüştü, şimşeklerden korkan bir çocuğun gözleriyle. Gözünün tam ortasında bir ıslaklık parlıyordu, suya vuran ay gibi, o kadar. Neden, dedi, sormasından belliydi beni hiç tanımadığı, anlamadığı, inanmadığı, umursamadığı. İstemediğini söylediği ağzında, bazı yalanlar geveledi. Cesetler dahi konuşsun istiyordu, tek istediği oydu. Belki karşısında oturanın hisleri, arzuları, acıları, öfkesi, uzun lafın kısası, ruhu olduğundan bile habersizdi. İnanmak istemiyordu işlediği cinayete, kaçıncı bıçakta öldürdüm sizi bay maktül, diye sormasından belliydi bir taksir olduğu. Tanrı taksiratımızı affetsin.

Bıçağı vurdu achillesimi bulana değin, bulanıyordu yer göğe dün gece.

kasımın yirmisi.

kasımın içinde kaç ay saklı bilmiyorum, tek bildiğim kasımlar hep aralıka çıkıyor ve çok yazdım, aralık bir ay çok tuhaf bir isim. kasım ise kasvetli, ismiyle, göğüyle ve gözünde gözlüğüyle bir adam, bir yandan adam olmamakla övünürken, öte yandan bu kasvetten kelimeler çıkarıyor.

her sokak şiire çıkıyor kasımda, yenilgiler ve yanılgılar ölü balıklar kadar vuruyorlar suyun yüzeyine. kahve kendi renginde kavrulurken, keder gibi sis çöküyor aniden. kimse kaldıramıyor başını kendi hikâyesinin yalnızlığından ve gözünde gözlüğüyle bir adam yarın üzerine konuşuyor karanlığa.

Melankolik bir beş.

Bardağın dolu tarafı karanlık bir sıvıyla dolu, içimde bir boşluk var ve büyüyor. Çünkü cumartesi günü, akşama yaklaşıyor ve cumartesi akşamının kederi beni hep kesiyor. Üstelik kasım ve güz üzerime çöküyor. Ama bardağın dolu tarafı karanlık bir sıvıyla dolu ve belki de şimdi Habeşistan’daki bir keçinin düşüyüm. Sessizce yudumlarken karanlık sıvıyı, boşluğa bakıyorum. Boşluğu görüyorum ve Tevfik’in neyinin sessizliği kulaklarımda uğuldarken, neyimin eksik olduğunu biliyorum. Düşüyorum kuyudan, pek harika olmasa da biliyorum bu karanlığı. Tanıyorum değişen yüzleri, yürüyorum değişen sokakları eski ve yeni- yenieski ve bir keşkenin sonrasını tartışıyorum gölgesiz bir adamla, oysa “lâmbalar yanıyor hafif ve sarı”
Biliyorum bu karanlığı, tüm evlerimi buraya kurdum ben, bütün lambalar yanarken dahi ışıksız bir sokak şimdi ve dengesiz bir denge üzerinde alınıza da morunuza da karışmadan yürüyorum. 

Bardak boş şimdi ve böylesi daha bilindik, boş bir bardağı yazmayı ben biliyorum. Kendimi biliy…

Güzyazı.

yazdan güze bir günde düştük, eylül sonlarındaydık. yazılarımın üzerinde dans edilirken, şiir okuyan kadınları izliyordum yaz sonunda ve sonrasında güz geldi işte ve (evet) "eylül de toparlandı gitti işte"-

güz bahar yarısıdır yazabilirim, güz bahar yarasıdır yazabilirim, yazmasını biliyorum çünkü sevdim ve sevilmedim. ben bu mevsimde hiç durmadan yazabilirim, aklımda binlerce kelime ve alnımda bir yazıyla beraber kelimelerle dansederim ve (evet evet) "mavi huydur bende"-

"ben dansetmesini bilmem" yazdığımda yıl sıfır altıydı, "kapılar çarpılmaktan yoruldu" da yazmıştım ve son bir dans yerine bir keşkeyle kalakalmıştım. o günden bugüne değin, dere tepe düz gittim ve keşkelerime keşkeler ekledim.

bir dize eksik, bir dize fazla: "İnsan anılarıdır/ beni unutma"

her yoksunluğumun birer bıçak gibi beni kestiği bu sokağı biliyorum. adını kendim yazıyorum. yenieski sokağı. kime sorarsanız gösterir şimdi irlandasızlığını içimdeki sızının. henü…