Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Bir İzmir derbisi hikâyesi.

Size bir hikâye daha anlatayım mı? Bu anlatacağım hikâye, o akşam tribünde olan binlerce kişiden birinin hikâyesi, pek matah bir hikâye de değil aslında; ancak ben bir hikâye anlatıcısıyım ve yapabildiğim şey ancak yazmak. Thaciano yirminci dakikada penaltıyı gole çevirebilseydi, kuvvetle muhtemel maç kopacak ve belki de farka gidecekti. Hikâye de başka bir hikâye olacaktı, daha az dramatik, daha az okunulası. " Ne olduysa, başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur " demiş Karl Marx; pek tabii " tarihte " diye başlamış bu ünlü sözüne, ancak işte Altay-Göztepe maçında da olan oydu. Ferdi Özbeğen, doksan artı üç, Marco Paixao ve pek tabii " kırık bir aşk hikâyesi "; bu da "bir başka" hikâye işte. Buyrun. * "Dünyada sevenler bahtiyâr olmaz." https://www.youtube.com/watch?v=3hY0lxS-Nbw Benim tribünlere girişim, "kırık bir aşk hikâyesi" yüzünden, bunu " bir deplasman hikâyesi "nde de yazmıştım. Yazmaktan gocunmuyorum, am

Memleket, dünya ve mendil.

Dünya hassas kalpler için bir cehennemdir, yazmış şairin biri, bana öyle dediler. İnsan bunu yazınca şair oluyor, dedim kendi kendime. Sahiden yazmış mıdır şair bunu, bilmiyorum. O yazmasa da yazılmış artık, bunu biliyorum. Bunu yazan her kimse şairdir, yazıyorum kendi kendime. Nâzım, “bu cennet bu cehennem bizim” yazmış memleketimiz için, ki son zamanlarda hep cehennem yaşıyoruz. Güneyi yanarken kuzeyi su altında, bir tuhaf zamandayız. Bir ağaç için için yanarken, bir şehir sular altından çıkarken, heykeltraş olmalıyız bu memlekette, bu dünyada yaşamak için. Memleket cehennem, dünya cehennem, ama biz içinden bir cennet oymalıyız kendimize. Cehennemden cennet oymak değil midir zaten şiir? Şair olmalıyız. Şair olamayız. Şiir yaşamalıyız.    Bu dünyayı bir şiir gibi yaşamalıyız, yazıyorum. Zaten herkes yazmıştır.    Bunu yazan her kimse delidir, yazıyorum kendime. Sürekli kanıyor bir yanımız. Yalan, baskı, yangın, sel, ölüm; mendil bile kanıyor bu memlekette.    Bu dünya bizim için değil

Bir deplasman hikâyesi.

Size bir hikâye anlatayım mı? Bu anlatacağım benim hikâyemdir ve istediğiniz yerinde gülebilirsiniz. 25 ağustos 2018'de İstanbulspor deplasmanına nasıl gittiğimin hikâyesini anlatacağım, ama evvela nedenini de bilmelisiniz. Tribünde olan hemen herkesin bir tribün hikâyesi vardır, pek çoğu tribünlere babasıyla beraber çocuklukta başlamış ve takımını deyim yerindeyse "ilk aşkı" olarak sevmiştir. Benim babam futbolu pek sevmez ve tribün hikâyem ise otuzlarımdan sonra başladı, o gün Sarıyer'de binip Esenyurt'ta stadyumda indiğim deplasman otobüsünde bir "ağabey"dim, "arka beşli"den çok uzakta ön taraflarda "ağabey"lerin arasında oturan bir misafirdim. Yalan olmasın, daha besteleri bile tam bilmiyordum; ama deplasman otobüsündeydim. Ne diyordum? Neden? Kırık bir aşk hikâyesi yüzünden. "Seversin kavuşamazsın, aşk olur" dediğini sanıyorum Âşık Veysel'in, ama bazen de işte sevip de kavuşamayınca, deplasmanda buluyorsun kendini.

Bizim köyün delisi.

Efendim sizden iyi olmasın, bizim köyün bir delisi vardı, camide, kahvehanede, köyün meydanında mendilini çıkarır, sallar, oynardı.  Ne var ki, köylüler bu deliyi çok sever, her yaptığını da hoş görürdü. Değil mi ya bizim köyün delisiydi, uyarmaya kalkana da engel olurlardı. Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar, diye boşuna dememişler. “Canım kardeşim, camide mendil sallanmaz” demeye görsün biri, cemaatten üç beş kişi üstüne çullanırdı. Kibar bir uyarıya dahi tahammülleri yoktu, deliyi korurken bizim köylüler deliden daha deli oluyordu. Deliye dur demeye korkar olmuştu aklı başında üç beş kişi de, "köyünüz de, deliniz de sizin olsun" deyip susuyorlar, ya da imkanları varsa köyü terk ediyorlardı. Deli de dur denmeyince iyice azıtıyordu. Her yaptığını takdir eden köylülerin arasında, yarım aklını da kullanmaya gerek duymuyordu. Camide kürsüye çıkmaya, kahvede masalarda tepinmeye, köyün parkını sahiplenmeye başlamıştı. "Rahmetli paşa dedem imamdır" deyip de kılmaktan

Olağanüstü bir öğleden sonra.

 "Hay allah! Hay allah!" diye söyleniyordu içinden. Oysa gün ne kadar da normal başlamıştı, güneş doğudan doğmuştu, yataktan "bismillah" diyerek sağdan kalkmıştı. Belki de sakalının üç günlük olması dışında her şey sıradandı. Gerçi bu da onun yeni normaliydi, günün büyük kısmında koca bir maskenin arkasında saklanan sakalını önemli bir toplantısı olmadıkça her gün kesmiyor ve yüzünü dinlendiriyordu. Aynaya baktığında kendine kirli sakalı da yakıştırıyordu hani. Yine de şimdi, işte o üç günlük sakalıyla, ama devcileyin bir sorunla bir banka dışındaki kuyrukta sıranın bir an önce kendisine gelmesini bekliyordu. Sıkıntısı arttıkça yüzündeki maske daha çok boğuyordu.  Arkasındaki tuhaf adam kıpır kıpır hareket ediyor, bir de mırıldanıyordu. Dönüp şöyle bir adama baktı, tuhaf adam zembereği boşalmış bir oyuncak gibi birden durdu. Deli miydi neydi? Yüzünün maskeden arda kalan kısmına, yani gözlerine baktığında muzip bir çocuğun gülümsemesini gördü, başını çevirdi. Ne yapa

Sıradan bir öğleden sonra.

Nitat İnibat için sıradan bir öğleden sonraydı. Adı Nitat ve soyadı İnibat olan biri için bir öğleden sonra ne kadar sıradan olabilirse öyle, yazmak gerekir belki de klişeyi bozmamak adına, ama sahiden de sıradan bir öğleden sonraydı işte. Böceğe dönüşmemişti, meteor düşmemişti, SARS-CoV-2 pandemisi dışında herhangi bir felaket ve yahut olağanüstülük yoktu. Pardon, bir de hava sıcaklıkları mevsim normallerinin üstünde seyrediyordu. Nitat bey, bankanın dışında oluşan kuyrukta, tuhaf bir ocak sıcağında, 1264 numaralı biletinin banka gişelerinin birinde yanmasını bekliyordu. 1264'ün bölünebildiği sayıları düşünüyordu. İkiye bölünür. Üçe, eee, on üç bölünmez. Atmış dört, yani dörde bölünebilir. Beşe bölünmez.... Vaktini böylece öldürüyordu. Yediye bölünür mü, yediye bölünme kuralı neydi? Önündeki adam dönüp bakınca, mırıldandığını anladı, sustu.  Numarasının Müzeyyen hanımın gişesinde yanmasını istiyordu, çünkü Müzeyyen hanım artık ismini biliyordu, anlamını ya da hikâyesini sormuyordu