Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Bir deplasman hikâyesi.

Size bir hikâye anlatayım mı? Bu anlatacağım benim hikâyemdir ve istediğiniz yerinde gülebilirsiniz. 25 ağustos 2018'de İstanbulspor deplasmanına nasıl gittiğimin hikâyesini anlatacağım, ama evvela nedenini de bilmelisiniz. Tribünde olan hemen herkesin bir tribün hikâyesi vardır, pek çoğu tribünlere babasıyla beraber çocuklukta başlamış ve takımını deyim yerindeyse "ilk aşkı" olarak sevmiştir. Benim babam futbolu pek sevmez ve tribün hikâyem ise otuzlarımdan sonra başladı, o gün Sarıyer'de binip Esenyurt'ta stadyumda indiğim deplasman otobüsünde bir "ağabey"dim, "arka beşli"den çok uzakta ön taraflarda "ağabey"lerin arasında oturan bir misafirdim. Yalan olmasın, daha besteleri bile tam bilmiyordum; ama deplasman otobüsündeydim. Ne diyordum? Neden? Kırık bir aşk hikâyesi yüzünden. "Seversin kavuşamazsın, aşk olur" dediğini sanıyorum Âşık Veysel'in, ama bazen de işte sevip de kavuşamayınca, deplasmanda buluyorsun kendini.

Bizim köyün delisi.

Efendim sizden iyi olmasın, bizim köyün bir delisi vardı, camide, kahvehanede, köyün meydanında mendilini çıkarır, sallar, oynardı.  Ne var ki, köylüler bu deliyi çok sever, her yaptığını da hoş görürdü. Değil mi ya bizim köyün delisiydi, uyarmaya kalkana da engel olurlardı. Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar, diye boşuna dememişler. “Canım kardeşim, camide mendil sallanmaz” demeye görsün biri, cemaatten üç beş kişi üstüne çullanırdı. Kibar bir uyarıya dahi tahammülleri yoktu, deliyi korurken bizim köylüler deliden daha deli oluyordu. Deliye dur demeye korkar olmuştu aklı başında üç beş kişi de, "köyünüz de, deliniz de sizin olsun" deyip susuyorlar, ya da imkanları varsa köyü terk ediyorlardı. Deli de dur denmeyince iyice azıtıyordu. Her yaptığını takdir eden köylülerin arasında, yarım aklını da kullanmaya gerek duymuyordu. Camide kürsüye çıkmaya, kahvede masalarda tepinmeye, köyün parkını sahiplenmeye başlamıştı. "Rahmetli paşa dedem imamdır" deyip de kılmaktan

Olağanüstü bir öğleden sonra.

 "Hay allah! Hay allah!" diye söyleniyordu içinden. Oysa gün ne kadar da normal başlamıştı, güneş doğudan doğmuştu, yataktan "bismillah" diyerek sağdan kalkmıştı. Belki de sakalının üç günlük olması dışında her şey sıradandı. Gerçi bu da onun yeni normaliydi, günün büyük kısmında koca bir maskenin arkasında saklanan sakalını önemli bir toplantısı olmadıkça her gün kesmiyor ve yüzünü dinlendiriyordu. Aynaya baktığında kendine kirli sakalı da yakıştırıyordu hani. Yine de şimdi, işte o üç günlük sakalıyla, ama devcileyin bir sorunla bir banka dışındaki kuyrukta sıranın bir an önce kendisine gelmesini bekliyordu. Sıkıntısı arttıkça yüzündeki maske daha çok boğuyordu.  Arkasındaki tuhaf adam kıpır kıpır hareket ediyor, bir de mırıldanıyordu. Dönüp şöyle bir adama baktı, tuhaf adam zembereği boşalmış bir oyuncak gibi birden durdu. Deli miydi neydi? Yüzünün maskeden arda kalan kısmına, yani gözlerine baktığında muzip bir çocuğun gülümsemesini gördü, başını çevirdi. Ne yapa

Sıradan bir öğleden sonra.

Nitat İnibat için sıradan bir öğleden sonraydı. Adı Nitat ve soyadı İnibat olan biri için bir öğleden sonra ne kadar sıradan olabilirse öyle, yazmak gerekir belki de klişeyi bozmamak adına, ama sahiden de sıradan bir öğleden sonraydı işte. Böceğe dönüşmemişti, meteor düşmemişti, SARS-CoV-2 pandemisi dışında herhangi bir felaket ve yahut olağanüstülük yoktu. Pardon, bir de hava sıcaklıkları mevsim normallerinin üstünde seyrediyordu. Nitat bey, bankanın dışında oluşan kuyrukta, tuhaf bir ocak sıcağında, 1264 numaralı biletinin banka gişelerinin birinde yanmasını bekliyordu. 1264'ün bölünebildiği sayıları düşünüyordu. İkiye bölünür. Üçe, eee, on üç bölünmez. Atmış dört, yani dörde bölünebilir. Beşe bölünmez.... Vaktini böylece öldürüyordu. Yediye bölünür mü, yediye bölünme kuralı neydi? Önündeki adam dönüp bakınca, mırıldandığını anladı, sustu.  Numarasının Müzeyyen hanımın gişesinde yanmasını istiyordu, çünkü Müzeyyen hanım artık ismini biliyordu, anlamını ya da hikâyesini sormuyordu

114

Yaralı evleri yıkıyorlar, çünkü ölüm çabucaktı. Bir su akışı kadar yalın, bir bataklık kadar derin ve hiç bir sorumlunun sorumsuzluğunda. Otuzu cuma da, bir pazartesi kadar kırmızıydı oysa. Yaralı evleri yıkıyorlar, çünkü çocuklar öldü. Çoklar öldü ve biraz azaldık. Hiçbir lekesi kalmasa da gölgesi duracaktır o binaların. Herkes susuyor, kimsesiz bir cinâyet kaldı ortada. Çünkü herkes biliyor, gözlerimiz iz dolu. Yazıyla yazması bile zor rakamlar kaldı arkada. Önümüz arkamız, düşümüz hayalimiz enkâz.