Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Bir yenilgi hikâyesi.

" Kaybedince daha çok seveceksin. " Bu babalar gününde, babamı yitirdikten sonra ilk babalar günümde; sosyal medyada babamın bir fotoğrafıyla bereber, şu satırlarla başlayan kısacık bir yazı paylaşmıştım: " Bir kimsenin değerini, aslında ancak yokluğunda anlayabiliyoruz, demişti bir misafirim geçen gün. Öyleymiş. 11 mayıstan beri her gün, saat 02:59’dan itibaren her dakika, hemşire “gelin” diye çağırdığından beri her an bunu santim santim, milim milim anladım ve yine de bunu bir yerde idrak edemiyorum herhalde. " 12 ağustos akşamı, uzunca bir aranın ardından yine tribündeydim. Aranın nedeni de babamdı zaten, onun grip bile olmaması lazımdı, biz de elimizden geldiğince dikkat etmiştik. Pek tabii, keşke babam burada olsaydı da tribünlere hiç dönemeseydim. Elden ne gelir, takdiri ilahi gerçekleşmişti işte. Babam vefat etmişti ve ben tribündeydim. Altay hikâyemin tam içinde değildi babam, ben babadan oğula taraftar değilim, babam benim çocukluğumda futbolla tamamen ilgi

Sıradan bir pazar günü.

Şubat ortasıydı, saat öğlen ikiydi. Yıl iki bin yirmi ikiydi, yahut pandeminin üçüncü yılıydı. Bir pazar günüydü.  Yalancı bahar, hava güneşliydi. Hava insanı umutlandırıyordu. Evden çıktım. Kardeşimin evinden. Şehir dışına gittikleri için, kedilerine amcalık yapıyordum.  Niyetim ufak bir yürüyüş yapmak ve eve dönmekti. Kapıdan çıkar çıkmaz bir taksi gördüm. Ara sokaktaki evin önünden taksi geçiyordu. Hiçbir anlamı ve nedeni yokken, öylesine el kaldırdım. Muhakkak yolcu almaya gidiyor olmalıydı. Durdu. Burada boş taksinin işi neydi ki? Demek ki yolcu bırakmış. Binmek zorundaydım. Maskemi taktım. Bindim. “Alsancak’a gidelim.” dedim. Garın karşısında indim. 140 versen yeteli, dedim. 125 verdi. 75 al dedin ya, dedi. Üzerimde yalancı baharın naif iyimserliği vardı. Neyse önemli değil, hayırlı yolculuklar, dedim. Kavga etmeye niyetim yoktu. Belki üşeniyordum, belki de korkuyordum. Gözlüklerimi düzelttim. Maskem ağzımdaydı. Ben Nitat İnibat, sabah dişimi fırçalarken, gördüğüm görüntünün rüya

sürgününü yitiren bir şairin ardından.

ey en eski kuytulara saklanan çocuk sevgilerinin aleniliği, en derin kuyuların karıncalanan karanlığı, ses uyumları, bıçaklar ve bütün balkonlar; bir şairin arkasından ne kalır? ey en büyük adamların ayakkabıları, koca binaların camekanları, en derin korkulardan fışkıran öfke, kulak aşinalığı, kılıçlar ve bütün kadınlar; bir şairin arkasından kim kalır? kendi makus talihini makaslarla kesen terzilerdir şairler ve hep büyük konuşur, her zaman büyük ölürler. *

On iki.

" Bundan sonra buradan geveliyeceğim." diye başlamışım on iki yıl önce bu bloga, on iki yıldır da kimi zaman az kimi zaman çok daima bir şeyler geveledim, karaladım. Şimdi dönüp baktığımda, yazdıklarımı okuduğumda, kendi serüvenimi, kendi gelişimimi, kendimin yirmi ikisinden otuz dördüne dek başkalaşmasını okuyorum. Evet, bu bloga başlayan da bendim, ama on iki yılda herkes gibi, " Theseus'un gemisi " gibi, günbegün değiştim. Şimdi hayata bakışım başka, kendime bakışım başka, dolayısıyla yazdıklarım hatta üslubum bile başka; 27 ekim 2021'de başka bir ben olarak yazmaya devam ediyorum. Bu serüveni buradan izleyebilmek, beni mutlu ediyor. Bu kadar az okura yazmamın nedeni de, aslında daima kendim için yazıyor olmam. Bu blogu on iki yıl okuyan herkese ve burada yazdığım herkese sevgi ve selam.

Bir İzmir derbisi hikâyesi.

Size bir hikâye daha anlatayım mı? Bu anlatacağım hikâye, o akşam tribünde olan binlerce kişiden birinin hikâyesi, pek matah bir hikâye de değil aslında; ancak ben bir hikâye anlatıcısıyım ve yapabildiğim şey ancak yazmak. Thaciano yirminci dakikada penaltıyı gole çevirebilseydi, kuvvetle muhtemel maç kopacak ve belki de farka gidecekti. Hikâye de başka bir hikâye olacaktı, daha az dramatik, daha az okunulası. " Ne olduysa, başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur " demiş Karl Marx; pek tabii " tarihte " diye başlamış bu ünlü sözüne, ancak işte Altay-Göztepe maçında da olan oydu. Ferdi Özbeğen, doksan artı üç, Marco Paixao ve pek tabii " kırık bir aşk hikâyesi "; bu da "bir başka" hikâye işte. Buyrun. * "Dünyada sevenler bahtiyâr olmaz." https://www.youtube.com/watch?v=3hY0lxS-Nbw Benim tribünlere girişim, "kırık bir aşk hikâyesi" yüzünden, bunu " bir deplasman hikâyesi "nde de yazmıştım. Yazmaktan gocunmuyorum, am

Memleket, dünya ve mendil.

Dünya hassas kalpler için bir cehennemdir, yazmış şairin biri, bana öyle dediler. İnsan bunu yazınca şair oluyor, dedim kendi kendime. Sahiden yazmış mıdır şair bunu, bilmiyorum. O yazmasa da yazılmış artık, bunu biliyorum. Bunu yazan her kimse şairdir, yazıyorum kendi kendime. Nâzım, “bu cennet bu cehennem bizim” yazmış memleketimiz için, ki son zamanlarda hep cehennem yaşıyoruz. Güneyi yanarken kuzeyi su altında, bir tuhaf zamandayız. Bir ağaç için için yanarken, bir şehir sular altından çıkarken, heykeltraş olmalıyız bu memlekette, bu dünyada yaşamak için. Memleket cehennem, dünya cehennem, ama biz içinden bir cennet oymalıyız kendimize. Cehennemden cennet oymak değil midir zaten şiir? Şair olmalıyız. Şair olamayız. Şiir yaşamalıyız.    Bu dünyayı bir şiir gibi yaşamalıyız, yazıyorum. Zaten herkes yazmıştır.    Bunu yazan her kimse delidir, yazıyorum kendime. Sürekli kanıyor bir yanımız. Yalan, baskı, yangın, sel, ölüm; mendil bile kanıyor bu memlekette.    Bu dünya bizim için değil