Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Tarihi saatsiz zamanlar.

bugün eskiden yazdığım bir şeyi okurken, eskiden yazdığım bir dizeyi okurken bozdum.

"olsa keşke tarihi saatsiz zamanlar"

ben her şeyin azıyım, hüzünden başka. dün ve yarın da, dünya üzerinde. bildiğim bir hikâyeyi okur gibi uyudum dün gece; bugün sonunu okudum hikâyenin ve yanılmadım. dünya üzerinde yanlış bir yerdeyim ve iyi bir yazar olmadığımı bile biliyorum. dün yarın, dünyanın bir yerinde ne zaman ne mekan, lâmekan bile kalasım kalmıyor

kimse beni avutmuyor.

Müsvedde

Veli'nin oğlu Orhan Veli'ye evkaftaki memuriyetini yaktıran şu havalarda, insanın içine dolan şu müthiş kocaman his yok mu? Dünyanın etrafını koşarak turlayabileceğini sandığın bir enerji, öte yandan sonsuza dek uyusan atamayacağın bir yorgunluk.    İşte ben bugün iki histe de dolaştım. Yine. Önce öğlene dek uyudum, nedensizce uyudum. Sonra öylesine bir kahvaltı, sonra kelimenin hakkını vermek üzere kallavi bir kahve ve kendimi sokağa attım.    Yürüdüm, yürüdüm. Nereye yürüdüm, nasıl yürüdüm ve neden oraya yürüdüm bilmiyorum, ama işte buradayım. Bu sokaktayım. Bu sokağı bir aşağı bir yukarı yürüyorum ne zamandır. Bir şey arıyormuş gibi ve evet, bir şey arıyorum da, ama onu bu sokakta değil, herhangi bir sokakta da bulabilirim. Yani bu sokağın bir anlamı yok, ama hiçbir sokağın da bir anlamı olmayacağı için bu arayışta, işte şimdi ben burada, bu sokakta yürüyorum.    Bir kelime arıyorum. Bu sokakta neredeyse kırk beş dakikadır (belki de bir saat bile olmuştur)bir aşağı bir y…

on nisan '19

bugün de buradayım. şimdi buradayım. nerede olduğumu kendime soruyorum bazen, sormadığım zaman kendimi yitiriyorum. aklım da burada. aklın aydınlık yangını olarak, şimdi ben burada bunu yazıyorum.

sabah, sohrab'ın bir şiirini gördüm, ansızın çıktı karşıma, kendimi tutmasam ağlayacaktım. tuttum mu bilmiyorum. pek az şey biliyorum şimdi. evet "şimdi buradayım", çünkü kendimi bulmalıyım.

sonra bir şiir kitabı aldım ve ilk sayfasına karaladım:

"Dün güncelerimi okutmuştum, bugün çıplaktım. Aklımı soyunup atmaya hazırdım ve korkuyordum.

Hemen her şeyi hem istiyordum, hem de korkuyordum galiba."

dün de buradaydım, ama şimdi bugünü yazıyorum. bugün keder elimi kesiyor sanırım, bugün zaman aklımı kesiyor sanıyorum, ben bugün korkuyorum.

bilemek zordur yarını bugünden ve bu yüzden dünün bıçakları üzerine yazıyorum.

"şiire eriyorum yüzünün mavi aydınlığında"- yazmıştım bir başka şiir kitabının arkasına, hiç yayınlanmamış bir şiirden bir dizeymiş gibi- hiç bir şiir…

Kendi kendime.

Karşımda kendini doldurmayı unutmuş bir sandalye ve ben kendimin yokluğuna bakıyorum. Bir kimse kendi kuyusundan düşünce akşamüstünde, gülerek bakıyor hayaletleri yanında ve karşısında. Kuytuda kalmış ne kadar kelime varsa- işte şurada şu cam bardağın arkasında.
Susmak için yazıyorum, kendi hayaletlerinle konuşamıyor insan, insanların arasında. Her kelimenin arkasında bir hikaye, her hikaye kendi yolunu buluyor kendi sokağında. Her akşam kendi yokumu buluyorum, eksikleri insanı tamamlar.
Şimdi burada bir şiiri ortasından okuyorum. 
“delilik bir çocukluktur aklın bahçesinde oynar en güzel oyununu. *
geçmişi yoktur hayalin.”

Müsvedde

Yine kelimeler istedim, yeni kelimeler verdi: "Bahar, aptal, mavi, kedi." Bir kelime daha istedim, hiç olmazsa beş kelime olsun diye. Beşinci kelimeyi de yazdı: "Kardelen."
Kırk beş dakika sonra aşağıdaki minnacık öyküyü yolladım.

Veli'nin oğlu Orhan Veli'nin evkaftaki memuriyetini yaktığı bu güzel havalar göğün yüzünde mavi bir muştu şimdi ve ben bir aylak olarak şu sokakta bir aşağı bir yukarı yürüyorum.

Beklediğim bir kimse yok. İnsanları beklemeye üşenirim ben. Buna rağmen bir buluşma olduğunda sözleştiğimiz vakitten on beş dakika önce orada olurum, buluşacağım kişi de on beş dakika geç kalır genelde, hiç olmadık yere yarım saati ziyan ederim ömrümden. Pek az insan bu ziyanı hak ettiği için, çok fazla insanla görüşmem.

Peki efendim, bu güzel baharda, nevbaharda, bu sokakta kırk beş dakika (belki de bir saat bile olmuştur, emin değilim) bir aşağı bir yukarı ne arıyorum.

Babama sorarsanız, akıl arıyorum. Benim aylaklık dediğim şeye o aptallık diyor ve bir …

Aşk Olsun

Yüksek lisans dersini beklerken boş vaktim olunca, yine arkadaşımı aradım ve "bana üç-beş kelime yaz" dedim. Beni zorlamasını da rica ettim. Attığı kelimeler şunlardı: "Bayrak, inci, beyaz gül, güvercin, saksı, kahve, arkadaşlık, oyuncak." Yarım saat sonra aşağıda okuyacağınız öykü taslağı diyebileceğim yazıyı yolladım.

Şu bayrakları kaç saatte satabilirim? Kaç bayrak vardı ki? Seksen bayrak almıştım, sonradan Nihat abiye denk geldim, yirmi beş de o verdi. Etti yüz beş. İşi çıkmış, bayrakları bize dağıttı ve gitti. Bana, Mehmet'e, Hasan'a, bir de adını bilmediğim o diğer adama.
İş dediğini de bilmiyor değilim, ince iş! İnci abla ne zaman çağırsa, o kocaman adam aklını yitirip koşuyor ona. İş güç hak getire! Arkadaşlar ne güne duruyor.
Kızamıyorum da. Seviyor çünkü, sahiden seviyor. Gözlerinin içinde seviyor onu, orada bir ışık, bir nem, bir buğu olarak taşıyor çiçek gibi. "Gözümün nuru" ne demekse, işte onu görüyorum İnci abladan bahsederken Nihat…