Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Aralık, 2009 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Kerbela'dayız, kafası kesilen bir Peygamber torunuyuz

Deri Koltuktaki Bir Zavallı Adam

Lisede yazdığım, eski bir öykü. Bu öykü sayesinde tanıdığım tüm dostları ve hocalarımı sevgiyle selamlıyorum..


“Boşuna, her şey, her yer, herkes boşuna.”

Yaşadığının, hayatın zorluklarının sanki ilk kez farkına varmış, sanki insanların ilk kez öldüğünü ilk kez duymuş gibi şaşkındı. Etrafına bakıyordu, koca odasında hiçbir şey ilişmiyordu gözüne. Nefes almaya çalıştı bir süre. Sanki ölen oymuş gibi, nefes almakta zorlanıyordu.

“Offf! Kahretsin! Hiç sırası değildi.”

Sonra acı bir tebessüm belirdi yüzünde. “Sırası gelmek.” diye söylendi. Sahi sırası neydi bu işin? ‘Sıralı ölüm’ nasıl ölümdü? İnsan iki yüz yaşında ölse birileri “Oh, tam da sırasıydı.” diyecek miydi?

Önemli toplantısına katılmak üzere, koltuğundan kalkmaya öylece bir yeltendi ya da yeltenmeye çalıştı. Boylu boyunca, daha bir ağır gömüldü koltuğa.

Dev, ihtiraslı, görkemli odanın içinde daha bir yalnız kaldı. Koltuklara yabancılaştı önce, sonra masaya, kütüphaneye, çerçevelere ve çay bardağına. Oda ona ait değildi şimdi. Yab…

Adamlar ve Kadınlar

Adamlar ve kadınlar. Adamlar, koltuklarda kasılıyor, üstünde ceket olan ve masanın jönü olduğu belli olan, elinde arabasının anahtarını sallıyor. İki kadın var, aslında çocuktu dün, ama öyle büyümüşler ki sandalyelerinden taşıyorlar. Reklamlarda gördüğüm mutlu elitler bunlar, bankaların exclusive kartlarına talip, metalik gri insanlar.

Adamlar, maç izliyorlar. Nasıl izlemek gerekiyorsa öyle. Bacak bacak üstüne, kaçan golde belli bir üzülme şekli ile. Kadınlar, onları izliyorlar, sanırım, benim hissetiğim mükemmellik duygusunu hissediyorlar bu resimde.

Tek farkla, ben iğreniyorum, kocaman saatli kocaman insanlardan.

Düşünme!

Yatıyor. O hani birbirine benzeyen bizlerin kağıt bardaklarda kahve içtiğimiz, kahvecinin markasını göstermek şartıyla fotoğraf çekildiğimiz o mekanın hemen yanında. Sokakta. Midem yanıyor, o kahveciden çıkmıştım ben de, kahve oturdu içimin orta yerine. Ortada kaldım, puşt hissettim kendimi. İnsanlar gelip geçiyordu yanından, ayakkabılarını çıkarıp kenarı bırakmıştı, çalınmasından korkmuyordu. Çalınacak hiçbirşeyinin olmaması hissini merak ettim, o rahatlık, o çaresizlik..

Dilime Mor ve Ötesi'nin en sevdiğim albümünden (Gül Kendine), bir şarkı takıldı, sonra kulaklarıma doldurdum şarkıyı, sonra neredeyse bağıracaktım.

...

Doğru - Yanlış

o kadar çok şey var ki, birer birer söylesem bile çok ağır kaçar
bir de her zaman hayatın o bildik mutlak gerçekleri vardır
o zaman birazcık anlamsız konuşmam gerek
sadece, sadece seslerle yetinmem gerek

bazen doğru bazen yanlış
bir şey söylemem imkansız
eğlenmek lazım, uyumak lazım
düşünme, dur ne'me lazım

mutluluk her yanda, üzülmek için din…

Provokasyona Gelmeyin!

Birkaç yıl önce yine böyle olmuştuk, ölüm haberleri tutmuştu gökyüzünü ve eğreti oturuyorduk koltuklarımızda, haberler'e bakmaya korkarak.

Bugün yine böyle olduk, oysa "kardeşlik" ve "barış" umduk, birşeylerin değişeceğine dair umutlar besledik. Nasıl olduk, nasıl buraya geldik, farkına varmadan haberler'den ve birbirimizden korkar olduk. Yeni celp döneminde daha endişeli yolladı askere oğlunu bir baba, güneydoğuda bir anne dağdaki oğlunun endişesini daha taşır oldu.

"Barış" dedik, ama sanırım barış'ı istemedik. DTP istemedi, kapatılmak için yapması gerekenleri yaptı, siyasi platformdan dışlanıp mazlum olmaya heves etti. Güvercinler, şahin'lere yenildi, çıkarlara yenildi sağduyu. Aşırı milliyetçiler istemedi, düşman'ları birer birer azalıyordu, bir düşman daha kaybetmeyi, işlevini kaybetmeyi, sindiremedi. Feysbuk'çular istemedi, çünkü onlar "aydınlığı savunduğu için para cezasına çarptırılan" bağımsız medya'dan (!) iz…

Araf'tan İkinci Mektup

Herşeyi bıraktım o gün, anam yalvardı arkamdan. Babam susuyordu, öldürülüleli çok oldu, o cezaevinde başı dipçik darbelerinden ezilmiş, yüzü dağılmış, erkekliğine elektrik verilmiş halde. Olmaz dedim, söz verdim, onbeş kişiyiz, sokağa çıkamam. Arkamda anamı ağlamaktan bayılmış halde bıraktım evden çıkarken, sen ne diyorsun. Anam aklımda, dudağım bebe gibi titrek. Sınırda öbürleriyle buluşana dek tek kelime söyleyemedim dudağımı ısırmaktan, dağa çıkan yiğit de ağlamaz ya, ayıp derler. Iki gece sonra rahatsız yeni yatağımda, epeski bir yorgan altında sessizce ağladım. Gerillaydım, devlet zulmünden kurtaracaktım toprağımı, babamın öcünü alınca affederdi anam beni ancak. Babam, dağa çıkmamış, eşkıya olmamıştı, bir yalnız adamdı. Şimdi biliyorum, bana ve hatta anama küfrettin, ben sen olsam, sen ben olsan, köyünde bombalar patlayan, zulüm hikayeleriyle büyüyen, akrabalarından bazıları köyün meydanında öldürülen, daha geçen yıl mahallede birlikte büyüdüğü dostu, çatışmada öldürülen, amca o…

Araf'tan Birinci Mektup

Herşeyi bıraktım, bir maden ocağında göçük altında kaldım bugün, tersane de çekiç vurduğum platformdan düştüm de öldüm belki de. Ansızın oldu anlamadım, gözlerimi kapattım korkudan, bir daha açamadım. Karıma söylediler, gözleri karardı. Aklına çocuklar geldi belki ilk, bilmiyorum. Tek başıma ölünce üç satır, arkadaşlarımla birlikte ölünce manşet oldum. Arkamdan yazılan o yazıyı okuyamadım, hiç aklıma gelmezdi, hergün okuduğum o adamın gün gelip de beni yazacağı. Akşam haberleri'ni, yıllardır ilk defa kaçırdım, haberlerde ben vardım. Üç yaşındaki kızım anlamadı daha babasız büyüyeceğini. Beni hayal meyal hatırlayacak, doğduğu gün sanki dün, akşam yorgun eve gelir, ellerim nasır, yüzünü okşardım. Karım, haftasonları kahveye giderdim, kızardı. Şimdi, öylece tabutuma bakıyor, yeşil arabayla geçerken önünden. Kahve boş, pişpirik oynarken avuçlarımı sertçe vurduğum masalar boş, yeşil çuhaları sigaramdan delik deşik. Sigaradan ölemedim, kahvede sigara yasağına kızmıştım. Kayınço ön safta…

Araf'tan Mektuplara Giriş

Dante değilim, ama araf'tan döndüm. Beklediğimden soğuktu, ama yeri gelince ter de döktüm. Terim soğuktu, buz, ama tenim yanıyordu cehenneme yaklaşırken.

Diğerleri'nin yüzlerini hatırlamıyorum, korkmuşlar mıydı, korktukları neydi, hiçbir şey hatırlamıyorum. Araf ne renkti, bir rengi var mıydı?

Uzunca bir süre yazamadım, düşünemedim. Şimdi düşünüyorum da onca hikaye gördüm. İsrafil'in sûr'a üflemesini bekleyen bilmediğimiz, sıradan deyip burun kıvırdığımız, buruk hikayeler. Tarih kitaplarına girmeyecek, ama insanlık'ın esas tarih'ini yapan...

Orhan Veli'nin "Kitab-ı Seng-i Mezar"ında nasırlarıyla anlatılan adamı gördüm. Sözde "tarih" dediğimiz, bir ülkede bile on farklı anlatılan ve on'unun içinde bile gerçeği olmayan yeniçağ mitolojileri yerine, o Süleyman Efendi yüzünde hüzünle olabildiğince gerçekti.

Dante değilim, ama araf'tan döndüm. Cebime baktığımda mektuplar vardı, isimsiz.

Düşünmek üzerine düşünceler

Taraf gazetesi "motto" olarak buyurmuş ki, "Düşünmek, taraf olmaktır." Bu sonunda nokta'sı olan, kesinlik taşıyan bir önerme. Dikkat çeksin, gazetenin adını da taşısın diye uydurduklarını sanıyorum. İşbu yazı bu önerme üzerinedir, bir gazete eleştirisi, yayın anlayışı üzerine saptamalar falan değildir.

Düşünmek, dünyayı, evreni, soyut yahut somut olayları, anlama çabasıdır. Düşünmek, sonunda matematiksel önermeler, kesinlikler taşımak zorunda olan bir uğraş değildir, merak ve acemi bir heyecanla, sayıları yahut Ahmet Altan'ın eskiden ticari olarak yaptığı gibi, kadınları anlama çabasıdır. (Altan örneği, ironi'dir, yazının mizah unsurudur.)

Tarafsızdır, hele felsefe, politika gibi konular hakkındaysa, matematiksel kanıtlar imkansızsa, sonucunda ulaştığı geçici doğruları bile yadsıyan, kendi doğrularını bile yanlışlamaya uğraşan bir uğraştır. Bu sürecin sonunda, hayatını şekillendirecek öz fikirler bulabilirsin, ama bu fikirlere başkasının da taraf olmas…

Buz kesilmiş sayıklamalar

Akşam. Bir hafta ciğerimde ağrı, öksürük ve ateşle yatmışım. Sonra, herşey bıraktığım yerde, sanki bir hafta olmayan ben değilmişim.

Kantinde bir tanıdık, oturuyorum. Yüzünde sabit bir gülümseme var. Ben de eğreti bir gülümseme giyiyorum alelacele. Oysa ne güzel gülümserim bütün yüzüm ve iki gözümle dahi, içimden gelince. Bir hafta yokluğumu o da farketmemiş, şimdi yanında var olmam da, pek farkettiği birşey değil. Ezbere sorulardan soruyor, yanıtlarımı dinlemiyor bile telefonuyla mesaj yazarken, ben anlatıyorum. Bir ara beni dinlemeye çalışıyor, ortasında olduğum lafı anlamayınca, başa dönmemi istiyor.

Geçen sene bir ara, ondan hoşlanmıştım. O da biliyordu, kim bilir belki şimdi unutmuştur. Adımı sorsam söyleyemeyecek gibi geliyor. Birden Aralık oluyor, birden akşam, sopsoğuk kesiliyorum. Kalkalım mı, diyor, göz göze gelmemeye çalışıyoruz. Tırnaklarım morarıyor sanıyorum, dudaklarım çatlıyor da oluk oluk kanıyor gibi. Biraz daha otursak, gözlerim bir daha görmeyecek, kulaklarım donup…