Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Re etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Ötekinin Hikâyesi

Quid rides?  Mutato nomine, de te fabula narratur. Quintus Horatius Flaccus “Güya buraya bir daha asla gelmeyecektim.” Beyoğlu’nda, İstiklal Caddesinde, bir Amerikan kahvecisinin tuvaletinin kapısında görmüştüm bu cümleyi. Hiç unutamadım. Çünkü o zamanlar bir hikâye üzerinde düşünüyordum, nereden başlamalıyım, nasıl yazmalıyım diye kendime soruyordum. Yıllarca çabaladım, aslında yıllarca kaçtım yazmaktan. Çünkü kalemi elime her aldığımda, kendimi bir daha gelemeyeceğim kadar güzel zamanlarda buluyordum ve bu yüzden de hatırlamamak için “bir daha gelmeyeceğim” deyip yazmaktan kaçıyordum. Boşuna kaçıyordum aslında, bir daha gelmeyecek olsa da yaşanmış olması bile hayatımın geri kalanını değiştiren, güzelleştiren bir hikâye yaşadım. Bir hikâyenin ilk cümlesi önemlidir. Okuru okumaya ikna etmeye ilk cümlede başlamalıdır yazar. İlk cümle, çarpıcı olmalı, etkileyici olmalı; akılda kalmalıdır. Bu hikâyenin başı benim için çarpıcıydı, tam anlamıyla, olması gerektiği gib...

Yirmi Haziran 1933

Sabahattin Ali'nin, Kürk Mantolu Maddona'sında Raif efendinin defteri, bundan seksen üç yıl önce bugün, 20 haziran 1933'te şu cümleyle başlar. " Dün başımdan garip bir hadise geçti ve bana on sene evvelki başka bir takım hadiseleri yeniden yaşattı. " * Onu mu gördün, dedi. Evet, dedim. Gördüm ve üstelik duydum. Biricik notamın sesini duydum. Yüz yıllık birşeyler, dedim, izafiyet dedi, zafiyet dedim. Üzerinize afiyet, haziranı hazan eylediler, gözlerine değemeyince güzeli güz eylediler.  Ondördü gibi parlıyor şimdi yalnızlığım geceye. Geriye daima güz kalıyor. Yenilgilerimin birbiri üzerine ve defalarca beni kesmesi üzerine hikâyeden görünmez bir kırmızı geçiyor. Görüyorum, çünkü Re'yi gördüm. Benden başka kimse görmeyecek Re'yi, yüz yıldır yanında olan, yüz yıllar boyunca daha yanında olsa ve yüzüne baksa da göremeyecek. Görelilik ise, bana göre budur. Bir tabloda ve yahut on altı aralıkta gördüğüne çarpılmak ve her gördüğünde yüreğinin gürültüsünü duyabil...

Yazgının arkası.

Gölgesizin gölgesini gördüm tanıdım, yazısından tanıdım, hem de hazirandı. Hem de nasıl birgün, evvel zamanda bir yazda, beraberce yüzün, yeldeğirmenlerinin, bilincin arkasını dolaşmak üzere hikâyelerimizin kesiştiği dostların hikâyelerini birleştirdiği gündü. Ben de hiç bitmeyecek bir hikâyeme bakıyordum. Önceydi. Sonra gölgesizin gölgesini yazısından tanıdım, sıcaktan yakındım. Sanırım hacivattı. Güzü övecektim vazgeçtim. Ne tuhaf hikâyeydi, yazdım. Beni hiç yazmaya çağırtmamıştı, yazdığımı bile bilmiyordu. Onu gördüğümde bir nota gördüğümü bilmiyordu. Neyi bildiğini hiç bilemedim. Beni nasıl bildiğini bile, oysa ölmedim. Açık uçlu bir hikâye değildi, üçüncü şahsın hikâyesiydi. Yazılmamış bir novella. Yazılmadığı için hiç olmamış. Çünkü içinden kırmızı geçmeliydi, yazılması için, ama geçmedi. Öfkem hiç dinmedi kırmızının yokluğuna. Karşımdaydı yine. Yüreğimi duyuyordum yine. Yazgının arkasını dolaşan üç arkadaştan ikisi, yolunu, yazgısını, hikâyesini birleştiriyordu, üçüncüsü (ve san...

Kör kedinin yazdığı.

Ben kör bir kedi, bir notanın kör kaldığı kedi, bilmiyorum Ece Ayhan'ın yazdığı kedi miyim -bakışsız bir kedi kara- ama kör olduğum kesin bazı akşamlarda. Son hakkında çok düşündüm, bin şey düşündüm belki, biri bile böyle değildi. Hayat öğretiyor, öğreticidir de, gerçek hayatta masalların sonlarında Turgut Uyar'ın sesi vardır: "Mutsuzluktan söz etmek istiyorum/ Dikey ve yatay mutsuzluktan/ Mükemmel mutsuzluğundan insansoyunun/ Sevgim acıyor" Sevgim acıyor. Keskince duydum. Ezbere bir akşamdan, körlükle geçtim. Kıldan ince değilse de, kılıçtan daha az keskin değildi, kesildim. Sessiz kesiklerle, romayı yitirdim. Zamansız değildi, çünkü zaman yok. Zaman zihnimizin bize yalanı, yanılmaya orada başlıyoruz, zamanüstü kadınları sevmeye de. Ne yazık, elimde kalana bak, -mor bir ateşin yangısı ve zaman yanılgısndan başka- sevgim acıyor. Romayı yitirdim ben dün, kaç insan hayatında kendi romasını yakmıştır bilmiyorum, insan son romasını ancak körlükle yakar, onu biliyorum....

kendini sonsuza yakınsak kılan yol

ve seni sevmek anadoludur, britanyadan büyük, roma cermenden kutsal, zelandadan yeni, hep yeni, hep eski, sonsuza yakınsak, prehistoryadan uzak. ve seni severken zaman eski bir kelime, sen zamanüstüsün, akrep ile yelkovandan habersiz, zamanca eskitilememiş yenisin, yaklaştıkça güzellleşiyorsun, yaklaştıkça uzaklaşan, vuslatsız bir yol gibisin. ve seni sevdiğimde içim büyüyor, bitmese de yolu yürüyorum, gözüne bakarken, âb-ı hayat yudumluyorum, sonsuz yolun ölümsüz bir yolcusu oluyorum, kağıda düşen kalem lekesinde ölümsüzlüğe yoldaş oluyoruz, sonu olan her yol bitiyorsa da, bu yol bitmek bilmiyor, sen bilmiyorsun, bu yolun taşlarını, yağmurlu akşamın hikmetini, kasımdan sonraki ayın kıymetini, ki sen kıymet bilmez değilsin, bilsen camdan fanusu tutar gibi taşırsın adını. ve seni seviyorum.

kendini kusursuz kılan heykel

sokak akşamdı. vakit karanlıktı. her kelime'de sanki'yi öldürüyordu. her kelimede kusursuz, her susuşunda mükemmel tarihöncesi bir heykel yahut tarihüstü bir hızıra yaklaşıyordu. bir fotoğrafa bakarken yüzü, baktığı ve hatta hemen her bebekten bile daha. hep özlediğim evvel zamandı gözünde gördüğüm. güzel zamanlar hikâyesi parlıyordu gözlerinde. hep aradığım yanımdaydı. bana yazmayı öğretecek olan, bana şiir yazdıracak kadim heykel, öylece yanımdaydı. öyle de uzaktı. ben ona bir kimseydim, apartman boşluğu karanlığı kadar tanıdık ve yabancı. biliyorum şairin imgesiydi o. (asaf'ın lavinia'sı, karakoç'un rosa'sı, atillâ ilhan'ın maçka'da yaşayan n.'i, hepsi, her birisi ve nicesi) nasıl olduysa bulmuştu beni, yanımdaydı, gözlerine apaçık bakıyordum, görüyordum hızırı. Re'ydi, sanki'sini kendi elleriyle öldürmüş bir notaydı. öylece bakıyordu, tüm şairler onu eksik yazmıştı.onca yazılan ve hatta hemen şiirden bile daha. eksik şiirlerden bazıları e...

Temmuz.

Hangi kelime, hangi suskunluktan iyi bilmiyorum. Yine de yazıyorum. Durmadan yazıyorum yine, yaz oldu diye mi, oysa güzde daha iyi yazmalıyım. Hani geçen yaz o vardı, bu yaz, bu temmuz ne var? Bu temmuzun da hakkını yemeyelim aslında, bu temmuz da, onun yokluğu da dahil, birçok şey var. Onca yoğun geçen günler. Önce yüzün, sonra bilincin, en sonunda da yeldeğirmenlerinin arkası'nı gördüğüm akşamlar var. Sonra, birden kendimi başka bir taşrada buldum, geri de döndüm. Âh'ı içimde duyup, ciğerden haykırdım en nihayetinde. Upuzun bir aydı, hayatımın uzun temmuzlarından biri.  Geçen sene o vardı, yine böylece, uzun bir temmuzdu. Ama, geçen sene temmuz, daha çok ağustosun arefesiydi sanki. Ortasında onu "göğünyüzüne" davet ettiğim ağustosun, ancak arefesiydi. Gökyüzünde bulutların toplanmasıydı ancak, yağmur değildi. Yağmur demişken, ikibinaltı temmuz'u var hayatımda. Doğru, inkar edemem, etmem de, gözüm başım üstüne, önce "latince bir elif" vardı. Beni ya...