Ana içeriğe atla

Kayıtlar

öykü etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Başka bir öğleden sonra.

  Nitat İnibat, bir öğleden sonra can sıkıntısıyla defterlerini kurcalıyordu. Evinde, çalışma masasında oturmuş; sanki önemli bir işi varmış gibi, sanki gelecek milyon dolarlardan gidecek milyon dolarları çıkartacakmış gibi, çok önemli bir şirketin her şeyi ona bağlıymış gibi haybeci bir ciddiyetle defterlerini kurcalıyordu. Evet, defterlerini kurcalarken aynen bunu düşünüyordu ve kendi kendine kıkırdıyordu. Oysa     ne bir işi, ne de acelesi vardı, evinde odasında bir başınaydı, düpedüz yalnızdı, ama Nitat İnibat kendi içinde yine kalabalıktı. Aradığını bulamıyormuş gibi aceleyle bakıyordu defterlerine. O defterlerin içinde arayacağı da bir şey yoktu; epi topu seyrek ve keyfi tutulan günceler, Allah bilir bazı hiç olmamış şiirler, dağınık bir zihinden arda kalan yarım yamalak öyküler vardı. Nitat İnibat’ın önemli bir işi vardı, kendini eğliyordu. Yeni asistanını arayıp sormayı düşündü. Öyle biri yoktu pek tabii, ama aklında hemen çizdi. Sarı saçları, kocaman gülüşüyle ha...

Nikbin bir öğlen vakti.

Bazen bir yerde yalnız otururken, karşınıza birden bire biri oturuverir. Kimi zaman bir dünün yokluğudur, kimi zaman yeni bir yarının ümididir karşınızda oturan. Hangisiyse, ona göre, karşınızdaki boşluğa bakarak; ya bir hüzün oturur içinize, ya da o yarının ümidinin boşluğuna dahi gülümseyerek bakakalırsınız. İşte, Nitat İnibat bu sabah başka bir şehirde, bir başına kahvesini içerken, o boşluğa bakıyor ve gülümsüyordu. Öylece gülümsüyordu, sadece gülümsüyordu. Kimse fark etmiyordu, kimse umursamıyordu, kimse tanımıyordu. Kahveciyle selamlaşmıştı, ama kahveci de tanımıyordu ki onu. Mayısın bilmem kaçıydı. Nitat İnibat’ın sükunetinde bir nikbinlik vardı.

Kederli bir öğleden önce.

Adamın biri bir gün evden bakkala gitmek için sabah 7:47’de çıktı. Her şey yolunda gitse, ekmeğini alıp herhalde 8:05, bilemedin 8:15’te evde olacaktı. Olmadı. Eve döndüğünde saat gece on ikiyi çoktan geçmişti. Bakkaldan eve niye böylece geç döndüğünü de konu komşudan kimse merak etmedi. Kimse farkına bile varmadı, ama yine de o gün Nitat İnibat bakkaldan evine üç dakikalık yolu on altı, on yedi saatte dönebildi. Nitat bey, sabah kalktı, çayın suyunu koydu, üstüne dem attı, rahmetli babasından öğrendiği üzere iki parmak suyla soğuk demlemesini yaptı. Neyse ki daima temkinli bir adam olduğundan, evden çıkarken her ne olursa olsun ocağın altını kapatırdı. Yine kapattı. Pijamasının üstüne ceketini giydi. Cebine üç beş kuruş para aldı, bir de kimliğini aldı. Acaba fazla mı temkinliydi, ya da eve biraz geç ve zor döneceği içine mi doğmuştu? Yoksa Nitat beyin bu hazırlığının nedeni en başından ne yapacağını biliyor olması mıydı? Nitat bey ne yaptı? Kararlı adımlarla bakkala yürüdü. Kimsenin ...

Sıradan bir pazar günü.

Şubat ortasıydı, saat öğlen ikiydi. Yıl iki bin yirmi ikiydi, yahut pandeminin üçüncü yılıydı. Bir pazar günüydü.  Yalancı bahar, hava güneşliydi. Hava insanı umutlandırıyordu. Evden çıktım. Kardeşimin evinden. Şehir dışına gittikleri için, kedilerine amcalık yapıyordum.  Niyetim ufak bir yürüyüş yapmak ve eve dönmekti. Kapıdan çıkar çıkmaz bir taksi gördüm. Ara sokaktaki evin önünden taksi geçiyordu. Hiçbir anlamı ve nedeni yokken, öylesine el kaldırdım. Muhakkak yolcu almaya gidiyor olmalıydı. Durdu. Burada boş taksinin işi neydi ki? Demek ki yolcu bırakmış. Binmek zorundaydım. Maskemi taktım. Bindim. “Alsancak’a gidelim.” dedim. Garın karşısında indim. 140 versen yeteli, dedim. 125 verdi. 75 al dedin ya, dedi. Üzerimde yalancı baharın naif iyimserliği vardı. Neyse önemli değil, hayırlı yolculuklar, dedim. Kavga etmeye niyetim yoktu. Belki üşeniyordum, belki de korkuyordum. Gözlüklerimi düzelttim. Maskem ağzımdaydı. Ben Nitat İnibat, sabah dişimi fırçalarken, gördüğüm görünt...

Bizim köyün delisi.

Efendim sizden iyi olmasın, bizim köyün bir delisi vardı, camide, kahvehanede, köyün meydanında mendilini çıkarır, sallar, oynardı.  Ne var ki, köylüler bu deliyi çok sever, her yaptığını da hoş görürdü. Değil mi ya bizim köyün delisiydi, uyarmaya kalkana da engel olurlardı. Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar, diye boşuna dememişler. “Canım kardeşim, camide mendil sallanmaz” demeye görsün biri, cemaatten üç beş kişi üstüne çullanırdı. Kibar bir uyarıya dahi tahammülleri yoktu, deliyi korurken bizim köylüler deliden daha deli oluyordu. Deliye dur demeye korkar olmuştu aklı başında üç beş kişi de, "köyünüz de, deliniz de sizin olsun" deyip susuyorlar, ya da imkanları varsa köyü terk ediyorlardı. Deli de dur denmeyince iyice azıtıyordu. Her yaptığını takdir eden köylülerin arasında, yarım aklını da kullanmaya gerek duymuyordu. Camide kürsüye çıkmaya, kahvede masalarda tepinmeye, köyün parkını sahiplenmeye başlamıştı. "Rahmetli paşa dedem imamdır" deyip de kılmaktan ...

Olağanüstü bir öğleden sonra.

 "Hay allah! Hay allah!" diye söyleniyordu içinden. Oysa gün ne kadar da normal başlamıştı, güneş doğudan doğmuştu, yataktan "bismillah" diyerek sağdan kalkmıştı. Belki de sakalının üç günlük olması dışında her şey sıradandı. Gerçi bu da onun yeni normaliydi, günün büyük kısmında koca bir maskenin arkasında saklanan sakalını önemli bir toplantısı olmadıkça her gün kesmiyor ve yüzünü dinlendiriyordu. Aynaya baktığında kendine kirli sakalı da yakıştırıyordu hani. Yine de şimdi, işte o üç günlük sakalıyla, ama devcileyin bir sorunla bir banka dışındaki kuyrukta sıranın bir an önce kendisine gelmesini bekliyordu. Sıkıntısı arttıkça yüzündeki maske daha çok boğuyordu.  Arkasındaki tuhaf adam kıpır kıpır hareket ediyor, bir de mırıldanıyordu. Dönüp şöyle bir adama baktı, tuhaf adam zembereği boşalmış bir oyuncak gibi birden durdu. Deli miydi neydi? Yüzünün maskeden arda kalan kısmına, yani gözlerine baktığında muzip bir çocuğun gülümsemesini gördü, başını çevirdi. Ne yapa...

Sıradan bir öğleden sonra.

Nitat İnibat için sıradan bir öğleden sonraydı. Adı Nitat ve soyadı İnibat olan biri için bir öğleden sonra ne kadar sıradan olabilirse öyle, yazmak gerekir belki de klişeyi bozmamak adına, ama sahiden de sıradan bir öğleden sonraydı işte. Böceğe dönüşmemişti, meteor düşmemişti, SARS-CoV-2 pandemisi dışında herhangi bir felaket ve yahut olağanüstülük yoktu. Pardon, bir de hava sıcaklıkları mevsim normallerinin üstünde seyrediyordu. Nitat bey, bankanın dışında oluşan kuyrukta, tuhaf bir ocak sıcağında, 1264 numaralı biletinin banka gişelerinin birinde yanmasını bekliyordu. 1264'ün bölünebildiği sayıları düşünüyordu. İkiye bölünür. Üçe, eee, on üç bölünmez. Atmış dört, yani dörde bölünebilir. Beşe bölünmez.... Vaktini böylece öldürüyordu. Yediye bölünür mü, yediye bölünme kuralı neydi? Önündeki adam dönüp bakınca, mırıldandığını anladı, sustu.  Numarasının Müzeyyen hanımın gişesinde yanmasını istiyordu, çünkü Müzeyyen hanım artık ismini biliyordu, anlamını ya da hikâyesini sormuyordu...

Bilinmezin Kısa Bir Hikâyesi

- Gözümde bir şey var mı? - Yok ağbi. Polis molis gelmesin. - Gelmez oğlum, hem gelse ne olacak temizlik yapıyoruz, deriz. - Yasak. - Yasağını si! Tövbe estağfurullah. Sıkıldım oğlum, tüm gün vır vır vır. Kardeşler Kıraathanesinin önce kepenkleri kaldırıldı ve ardından günlerdir açılmamış kapısı işte bu konuşma eşliğinde, ufak bir endişeyle açıldı. İçişleri bakanımızın veyahut kolluk kuvvetlerinin kulağına gitse gücüne de gidecek kallavi bir küfür savuracakken yarıda kesen korkusuz D.B. kapıyı açarken yine de sağı solu kolaçan etmekten kendini alıkoyamadı. Ne günlere kaldık diyordu, içinden, kendi kahvemizi kaçak açıyoruz. İçinde tuhaf bir his vardı, ama tam anlatamıyordu. Tabelasında kıraathane yazan bu kahvede, kıraat nâmına sadece bulvar gazeteleri ve spor gazeteleri bulunurdu. Bulvar gazeteleri okumaktan çok bakmaya yarıyordu, yetmiş beşlik ihtiyarlar, "gözümde canlanır koskoca mâzi" şarkısı eşliğinde uçları yıldızlı fotoğraflara dalıp giderken; yirmisinde delikan...

Müsvedde

Veli'nin oğlu Orhan Veli'ye evkaftaki memuriyetini yaktıran şu havalarda, insanın içine dolan şu müthiş kocaman his yok mu? Dünyanın etrafını koşarak turlayabileceğini sandığın bir enerji, öte yandan sonsuza dek uyusan atamayacağın bir yorgunluk. İşte ben bugün iki histe de dolaştım. Yine. Önce öğlene dek uyudum, nedensizce uyudum. Sonra öylesine bir kahvaltı, sonra kelimenin hakkını vermek üzere kallavi bir kahve ve kendimi sokağa attım. Yürüdüm, yürüdüm. Nereye yürüdüm, nasıl yürüdüm ve neden oraya yürüdüm bilmiyorum, ama işte buradayım. Bu sokaktayım. Bu sokağı bir aşağı bir yukarı yürüyorum ne zamandır. Bir şey arıyormuş gibi ve evet, bir şey arıyorum da, ama onu bu sokakta değil, herhangi bir sokakta da bulabilirim. Yani bu sokağın bir anlamı yok, ama hiçbir sokağın da bir anlamı olmayacağı için bu arayışta, işte şimdi ben burada, bu sokakta yürüyorum. Bir kelime arıyorum. Bu sokakta neredeyse kırk beş dakikadır (belki de bir saat bile olmuştur) bir aşağı bir yukarı yürüy...

Zaman meselesi.

Arkadaş Zekai Özger hatırasına.   "Zaman meselesi diyorsun, doğru bulmuyorum diyorsun da, artık biraz geç değil mi? Bu saatten sonra bunları söyleyip, kafaları karıştırmanın ne anlamı var. Barikatı kurduk işte, dışarıda onlarca polis ve biz içerideyiz. Kendimizden başka rehinemiz yok ve direneceğiz! Başka yolu yok, başka birşey yok. Kazanmak için de direnmiyoruz, bizim yenilgimizle büyüyecek kavga, buna inanıyorum. Hayır, hayır. Kuru bir inanç değil, bunu biliyorum. Onun için buradayım, evet buradasın, hepimiz buradayız. O yüzden, dünde kalması gereken konuşmaları bugüne taşıma, kimsenin inancını da kırma. Barikatı güçlendirmeye devam. Haydi!" Bağırmamıştı, sakin tok bir sesle ve hâkikatı söylediğinden gram şüphesi olmayan kararlı bir sesle söylemişti. İkna olmamıştım, yenilgimizin bir yenilgi olacağını düşünüyordum hâlâ, ama tartışmayı uzatmadım. Bir anlamı yoktu, haklıydı. İşgâl başlamıştı, barikat kurulmuştu, polisler gelmişti ve ben inanmasam da arkadaşlarımı satmamı...

Kaldırım Mühendisi

 Hiç bir neden yokken evden çıktım. Sanırım tek neden, evde kalmam içn bir nedenin olmamasıydı. Evden çıkalı nereden baksan bir kırk dakika olmuştu, evden kırk dakika uzaktaydım. Hangi vasıtayı kullandığına göre kırk dakikada alabileceğin yol da değişiyor ya! Bir uçakla kırk dakika gitmiş olsaydım, yüzlerce kilometre öteye taşıyabilirdi beni, bir araba ise yaklaşık elli kilometre öteye… Ne var ki, atalarımızın "tabanvay" dedikleri, insanın aziz taşıtı üzerindeyim ve evden henüz pek de uzakta değildim. Henüz dediğime bakmayın, çok da uzaklaşmak niyetinde de değildim. Kaçmıyordum, koşmuyordum. Öylece yürüyordum.   İnsanın kendinden kaçamayacağını öğrendiğimden beridir kaçmıyordum. Öncesinde de kaçmaya cesaretim yoktu. Velhasılıkelâm hiç kaçmadım, gerisi laf kalabalığı. Hem neden kaçayım ki? Alacaklıdan, polisten, mafyadan, aklıma gelmeyen bir çok şeyden kaçılır, ama hiç biriyle derdim yoktu. Pek derdim yoktu açıkçası, size bir derdimi dert diye anlatsaydım dudak büker, ...

Ötekinin Hikâyesi

Quid rides?  Mutato nomine, de te fabula narratur. Quintus Horatius Flaccus “Güya buraya bir daha asla gelmeyecektim.” Beyoğlu’nda, İstiklal Caddesinde, bir Amerikan kahvecisinin tuvaletinin kapısında görmüştüm bu cümleyi. Hiç unutamadım. Çünkü o zamanlar bir hikâye üzerinde düşünüyordum, nereden başlamalıyım, nasıl yazmalıyım diye kendime soruyordum. Yıllarca çabaladım, aslında yıllarca kaçtım yazmaktan. Çünkü kalemi elime her aldığımda, kendimi bir daha gelemeyeceğim kadar güzel zamanlarda buluyordum ve bu yüzden de hatırlamamak için “bir daha gelmeyeceğim” deyip yazmaktan kaçıyordum. Boşuna kaçıyordum aslında, bir daha gelmeyecek olsa da yaşanmış olması bile hayatımın geri kalanını değiştiren, güzelleştiren bir hikâye yaşadım. Bir hikâyenin ilk cümlesi önemlidir. Okuru okumaya ikna etmeye ilk cümlede başlamalıdır yazar. İlk cümle, çarpıcı olmalı, etkileyici olmalı; akılda kalmalıdır. Bu hikâyenin başı benim için çarpıcıydı, tam anlamıyla, olması gerektiği gib...