Ana içeriğe atla

Başka bir öğleden sonra.

 Nitat İnibat, bir öğleden sonra can sıkıntısıyla defterlerini kurcalıyordu. Evinde, çalışma masasında oturmuş; sanki önemli bir işi varmış gibi, sanki gelecek milyon dolarlardan gidecek milyon dolarları çıkartacakmış gibi, çok önemli bir şirketin her şeyi ona bağlıymış gibi haybeci bir ciddiyetle defterlerini kurcalıyordu. Evet, defterlerini kurcalarken aynen bunu düşünüyordu ve kendi kendine kıkırdıyordu. Oysa  ne bir işi, ne de acelesi vardı, evinde odasında bir başınaydı, düpedüz yalnızdı, ama Nitat İnibat kendi içinde yine kalabalıktı.


Aradığını bulamıyormuş gibi aceleyle bakıyordu defterlerine. O defterlerin içinde arayacağı da bir şey yoktu; epi topu seyrek ve keyfi tutulan günceler, Allah bilir bazı hiç olmamış şiirler, dağınık bir zihinden arda kalan yarım yamalak öyküler vardı. Nitat İnibat’ın önemli bir işi vardı, kendini eğliyordu. Yeni asistanını arayıp sormayı düşündü. Öyle biri yoktu pek tabii, ama aklında hemen çizdi. Sarı saçları, kocaman gülüşüyle hafif saf görünüşlü, ama istediğinde insanları parmağında oynatabilecek bir kadındı, iş bilir biriydi. Onu arasaydı, hemen bulurdu artık ne arıyorsa, ama aksi gibi o gün izinliydi. Hayalinde yarattığı kadına, ilk günden izin vermişti bir de, hay Allah! Güldü.


Başka bir defteri açtı. Boş gibiydi defter, ama bir sayfasında atılmış bir tarihin altında kısa bir pasaj gördü, gözü kaydı.


“10 Ocak 2015


Dün adını bile bilmediğim bir kadın, bana veda etti. Gözleri kahverengiydi, yahut elâ dedikleri renkti. Herhalde o da benim adımı bile bilmiyordu, bir kaç defa karşılaşmış ve ayak üstü konuşmuştuk sadece. İşte dün, belki de son defa konuşuyormuşuz; o yüzden veda etmiş zaten, ben bunu bilmeden birkaç kelime, birkaç an önce gözlerine düşmüştüm. Sonra sarıldık. Ben hemen kimseye böyle veda edemedim.


Dün dedim, yıllar yüzler herşey birbirine karışıyor artık. Evet, dedi, bende de. Sonra yitirdim onu, hiç bilmiyordum.”


Nitat İnibat yazdığı bu günce parçasını okudu, sonra gözlüklerini çıkardı bir defa daha okudu. Kimdi bu yazdığı kişi? Neredeyse on bir buçuk sene olmuştu yazalı, o zaman bile “yıllar, yüzler, her şey birbirine karışıyormuş”, üstelik bu kadını neredeyse hiç tanımıyormuş. Zihnini eliyle açıp, labirentlerinde yüzse bile herhalde hatırlayamazdı. Peki neden sarılmışlardı? Kimdi bu kadın? Düşünürken, başına ağrı girdi.


Şimdi kendine bir iş bulmuştu işte, cevapsız bir soru bulmuştu. Bu tarihten önce yazdığı her şeyi okumalıydı, bir ipucu dahi olsa bulmalıydı. Ayağa kalktı, kutudaki defterleri masanın üstüne döktü.


Canı çay istedi. Mutfağa gitti. Çayın suyunu koydu, iki parmak suyla soğuk demlemesini yaptı, ateşi açtı.


Masasına döndü. Masasının üstünde bir sürü defter ve bir gözlük, öylece onu bekliyordu. Birden bire aklına geldi, sonra bir daha görmüş müydü acaba onu? Kim olduğunu bilmediği bir kimseyi, defterlerinde arayacaktı. Herhalde bu iş bütün gününü alacaktı.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Burada

“ eski bir şarkı belki bir şiir ” İzmir’in ayazında evvelki yazgılardan ismimi sildim seni tanıdım ama hatırlayamadım senlerin içinde seni ayıramadım İzmir’de ısıtmaz güneş yanımda azalırken bir çınarın gölgesi karşımda cumartesinin eksiği karagöz oyunlarının gölgesi çelebinin rüyası hezârfenin düşüşü hacıvatın kibirli sessizliği birinci yalnızlığımdan arda kalan yeni veliahtların masaya düşen gölgesi şairlerin eski ahitleri cümle hataların güncesi benim yarınım benim dünüm yanaklarım bileytaşı temel temelsiz direklararası böyle yıkılmaz (yalnız bu şarkı kırmızıdır çabuk çarpar şimdiden şehla bakıyor gözlerin) İzmir şehrim işim resim yazmaktır Sen miydin belkahveden bir yazıyla indiğim senin yüzünden seninle gözlerin sizli tafsilatını bilmiyorum tanrım bilir taksiratımı ve sakallarımı ben hatıralara inanmıyorum barikatlara ve dağlara da amentüsü inkar olan o kadın sen miydin belma sebil miydi eski birşey maalesef aklımda hergün hakikat şarkısının eksik notası (Dün bir gün seni de gördü...

Şemsiyeci üçlemesinin hikâyesi.

Havada, Paris'te ve İzmir'de üç şiir yazdım ve bunları yayınladım. Şiir yazdım demek de lafın gelişi, şiir karaladım; pek tabii ki, eksik şiirler bunlar. Olmamış, ham! Çünkü evvela, aceleyle yazdım ve öylece yayınladım. Neredeyse çalakalem. Böyle şiir mi olur? Olmaz olsun.  Kendimi zaten, " yarım kalan öykülerin yazarı,  olmamış şiirlerin şairi  ve makina imalatçısı " olarak tanımlıyorum. Yazdığım ve yaşadığım bir çok öykü yarım kaldı hayatımda, şiirlerim daima olmamış ve olmasını da pek umursamıyorum açıkçası ve en nihayetinde makine imalatçısı bir sanayiciyim. Bu yüzden şemsiyeci şiirleri diyorum bunlara. Hikâye meşhur; bir şemsiye tamircisi, yazmış olduğu şiirleri incelemesi için Shakespeare’e gönderdiğinde, ünlü yazarın cevabı şu olur: “Dostum siz şemsiye yapın, hep şemsiye yapın, sadece şemsiye yapın.” Ben de bu defa bir sanayici olarak şiir yazmaya giriştim ve o hevesli şemsiyeciden çok da farklı görmüyorum kendimi. Hem Aziz Nesin'in dehşetli isabetin...

Bir cumartesinin umudu.

Canbaz, gül ile diken arasında âli cengiz bir cesaretle dolanıyordu. Gözlerinde başka bir yarının ümidi dolanıyordu. Dili dolanıyordu, aklı dolanıyordu. Şehirler, şehirlere dolanıyordu. Şehir şehir dolaşırken, şarabın ateşiyle hoş iki başın, baş başa bir fotoğrafı aklında dolanıyordu. Bir cumartesinin umudu dilinde dolanıyordu canbazın. Canbaza dikkatle bakanlar; onun gözlerinde çözülmeyi bekleyen bir yumak gördüler. (9 Temmuz 2024, 20:30, Taksim Gezi Parkı)