Farzet, diyor, bir akşammış elleri varmış eski bir ev kadarmış. Birgün, diyor, bir ev kadar eski odada bir akşam elleri vardır. Elleri, diyorum, neden elleri nasıl elleri nasıl akşam olacak vakit nerede oda. Gözleri, diyor, odayı doldurur taşar her vakit biraz akşamdır gözleri güzel olan kadın akşamdır. Gözleri, diyor, büyür zamanı doldurur aşar. Susuyorum, kelimesiz yazacağım bir sokak biliyorum, demek geliyor aklım ucuna. Sustuğum şeyi anlıyor. Sormadan, söylemeden bakıyor. Bakıyor, baktığı yerde bir boşluk büyüyor, oysa çocuk oynamıştır orada nereden baksan dün. Bakıyorum, kör olmaya hazırım bir anda. Kör oluyorum, ellerim büyüyor sanıyorum, ansızın odadayım, zamansız bir vakitte oradaymışım sanıyorum oda titreyince. Bilmiyor ki oda, ben şimdi körüm ve üşüyorum. Bilincini soyunmuş ve ondan utanıyormuş sandım bir an. Titremesi büyüyor.
Havada, Paris'te ve İzmir'de üç şiir yazdım ve bunları yayınladım. Şiir yazdım demek de lafın gelişi, şiir karaladım; pek tabii ki, eksik şiirler bunlar. Olmamış, ham! Çünkü evvela, aceleyle yazdım ve öylece yayınladım. Neredeyse çalakalem. Böyle şiir mi olur? Olmaz olsun. Kendimi zaten, " yarım kalan öykülerin yazarı, olmamış şiirlerin şairi ve makina imalatçısı " olarak tanımlıyorum. Yazdığım ve yaşadığım bir çok öykü yarım kaldı hayatımda, şiirlerim daima olmamış ve olmasını da pek umursamıyorum açıkçası ve en nihayetinde makine imalatçısı bir sanayiciyim. Bu yüzden şemsiyeci şiirleri diyorum bunlara. Hikâye meşhur; bir şemsiye tamircisi, yazmış olduğu şiirleri incelemesi için Shakespeare’e gönderdiğinde, ünlü yazarın cevabı şu olur: “Dostum siz şemsiye yapın, hep şemsiye yapın, sadece şemsiye yapın.” Ben de bu defa bir sanayici olarak şiir yazmaya giriştim ve o hevesli şemsiyeciden çok da farklı görmüyorum kendimi. Hem Aziz Nesin'in dehşetli isabetin...
Yorumlar
Yorum Gönder