Gelmeyen yaz, baharda bir güz süregeliyor. Sürsün efendim, başım gözüm üstüne, güz olmasa olmazdık kadar, ama bahar, hani yaz diye üşünüyor. Sonra işte kulak kanamam sayıklıyor, güz sanıyor, yanılıyor. Yanılmak da var, kulak kanamam da yanılabilir, bilmelidir, yanılmadan biz olmazdık, ama üşeniyor. Gelirgeçer doğrular yaratıyor acele, işiymiş gibi, oysa aylak bir kulak kanamasından ötede değil, olamaz. Hem de geceyi sever. Düşünüyor.
Havada, Paris'te ve İzmir'de üç şiir yazdım ve bunları yayınladım. Şiir yazdım demek de lafın gelişi, şiir karaladım; pek tabii ki, eksik şiirler bunlar. Olmamış, ham! Çünkü evvela, aceleyle yazdım ve öylece yayınladım. Neredeyse çalakalem. Böyle şiir mi olur? Olmaz olsun. Kendimi zaten, " yarım kalan öykülerin yazarı, olmamış şiirlerin şairi ve makina imalatçısı " olarak tanımlıyorum. Yazdığım ve yaşadığım bir çok öykü yarım kaldı hayatımda, şiirlerim daima olmamış ve olmasını da pek umursamıyorum açıkçası ve en nihayetinde makine imalatçısı bir sanayiciyim. Bu yüzden şemsiyeci şiirleri diyorum bunlara. Hikâye meşhur; bir şemsiye tamircisi, yazmış olduğu şiirleri incelemesi için Shakespeare’e gönderdiğinde, ünlü yazarın cevabı şu olur: “Dostum siz şemsiye yapın, hep şemsiye yapın, sadece şemsiye yapın.” Ben de bu defa bir sanayici olarak şiir yazmaya giriştim ve o hevesli şemsiyeciden çok da farklı görmüyorum kendimi. Hem Aziz Nesin'in dehşetli isabetin...
Yorumlar
Yorum Gönder