zaman bitti, dedi, zamanın sonunu gördün. öyle deyince karanlık çöktü içime, ötede bir gölge gibi duruyordu ismi, dilimin ucuna geldi ve yaktı, kimdi? körlükle bakmıştım bir resme en son, sonra zamanın sonunu gördüm, kelimelerden soyundum, titredim. bir başımaydım bir şehirde, başımın içinde sesler, zaman bitti, dedi, bitti zaman, dedim, öylece sustum. ağustos öncesiydi başka birşey değil, göremeyeceksin bir daha, dedi, sana bakmayacak, dedi, zamanüstü bir insansın sen, demiştim ben, beni bilmeyecek. kendimi bilmeyerek sese baktım, içinden eski isimler çıkıyordu, soyundukça bir kabuk daha, sesin arkasında kim vardı? tanıyamazdım, kendimi bilmiyordum, karanlık çöküyordu, elimi oynatamıyordum, yanıyordum titriyordum, bir yüzün izine bakıyordum, görmüyordu beni. mor ateşin üzerine sıçramasıyla irkildim, zamanın sonu, dedi, izler kalıyordu kağıtlarda, verilmemiş bir veda mektubunun gölgesi karabasandı, verilemezdi, dedi, veremezdin sen, dedi. ne zamandır biliyorsun beni, dedim, zaman bitti, dedi. boşluğu duydum, boşluğa düştüm.
Havada, Paris'te ve İzmir'de üç şiir yazdım ve bunları yayınladım. Şiir yazdım demek de lafın gelişi, şiir karaladım; pek tabii ki, eksik şiirler bunlar. Olmamış, ham! Çünkü evvela, aceleyle yazdım ve öylece yayınladım. Neredeyse çalakalem. Böyle şiir mi olur? Olmaz olsun. Kendimi zaten, " yarım kalan öykülerin yazarı, olmamış şiirlerin şairi ve makina imalatçısı " olarak tanımlıyorum. Yazdığım ve yaşadığım bir çok öykü yarım kaldı hayatımda, şiirlerim daima olmamış ve olmasını da pek umursamıyorum açıkçası ve en nihayetinde makine imalatçısı bir sanayiciyim. Bu yüzden şemsiyeci şiirleri diyorum bunlara. Hikâye meşhur; bir şemsiye tamircisi, yazmış olduğu şiirleri incelemesi için Shakespeare’e gönderdiğinde, ünlü yazarın cevabı şu olur: “Dostum siz şemsiye yapın, hep şemsiye yapın, sadece şemsiye yapın.” Ben de bu defa bir sanayici olarak şiir yazmaya giriştim ve o hevesli şemsiyeciden çok da farklı görmüyorum kendimi. Hem Aziz Nesin'in dehşetli isabetin...
Yorumlar
Yorum Gönder