Biz lunaparka yukarıdan bakan çocuklardık, iyi çocuklardık hepimiz üçümüz, en kötüleri bendim. Biz değildik belki, bilmiyorum, her birimiz onca farklıydık, bir daha da görüşmedik, ama en kötüleri bendim. Öyle değil, diyemezsiniz, bilmiyorsunuz. Bildiğimi sanırken ben de yanılıyorum belki, çünkü çocuklardık, sevmeyi öğreniyorduk. Yazmayı. Yazmayı da. Ellerimizde turuncular morlar vardı, kırmızı da vardı yine de yazmıyorum. Koyu kırmızı vardı, yine de unutmuşum. Morları hatırlıyorum, turuncuları da. Kediler. Bir de kapılar. Dansetmedim, çünkü lunaparka yukarıdan bakıyorduk, hepimiz neredeysek orası bir park, nereye bakıyorsak orada bir tahterevalli vardı. Duruyorduk üstelik, öylece bakıyorduk, bir salıncak da hızla sallanır gibi. Sevilmemeyi öğreniyordum, sevmediği bir çocuğun yazdıklarını okumayı öğreniyordu, gülmeyi öğreniyorduk. Böylece tuhaf, yine de gülüyorduk. Ağlamayı bilmiyordum, onun için en kötüleri bendim.
Havada, Paris'te ve İzmir'de üç şiir yazdım ve bunları yayınladım. Şiir yazdım demek de lafın gelişi, şiir karaladım; pek tabii ki, eksik şiirler bunlar. Olmamış, ham! Çünkü evvela, aceleyle yazdım ve öylece yayınladım. Neredeyse çalakalem. Böyle şiir mi olur? Olmaz olsun. Kendimi zaten, " yarım kalan öykülerin yazarı, olmamış şiirlerin şairi ve makina imalatçısı " olarak tanımlıyorum. Yazdığım ve yaşadığım bir çok öykü yarım kaldı hayatımda, şiirlerim daima olmamış ve olmasını da pek umursamıyorum açıkçası ve en nihayetinde makine imalatçısı bir sanayiciyim. Bu yüzden şemsiyeci şiirleri diyorum bunlara. Hikâye meşhur; bir şemsiye tamircisi, yazmış olduğu şiirleri incelemesi için Shakespeare’e gönderdiğinde, ünlü yazarın cevabı şu olur: “Dostum siz şemsiye yapın, hep şemsiye yapın, sadece şemsiye yapın.” Ben de bu defa bir sanayici olarak şiir yazmaya giriştim ve o hevesli şemsiyeciden çok da farklı görmüyorum kendimi. Hem Aziz Nesin'in dehşetli isabetin...
Yorumlar
Yorum Gönder