Karşımdaydı yine. Uzun uzun telefonla konuştu ve ben onu izledim. Mimiklerini, yüzünü, ellerini izledim. Gözlerini izledim. Bunu da böyle yaptığımı çok sonra, yanından ayrıldıktan saatler sonra ayrımsadım. Sesinde çiçeğini, gözlerinde çocuğunu saklayan o güzel kadını izledim. Sonra konuştu. Sabaha kadar konuşsaydı dinlerdim o sesiyle, böyle de söyledim. Hem biraz korkaktım, hem de en cesurdum. Gözlerine bakıyordum, göğe düşüyordum. Gözleri elâydı, kadın haklıydı. Yerle gök arasında bir yerde, alelacele ve usulca öptüm yanağından. Gözlerinin, sesinin, göğünün yerine, sadece yanağından öptüm. Dündü.
Havada, Paris'te ve İzmir'de üç şiir yazdım ve bunları yayınladım. Şiir yazdım demek de lafın gelişi, şiir karaladım; pek tabii ki, eksik şiirler bunlar. Olmamış, ham! Çünkü evvela, aceleyle yazdım ve öylece yayınladım. Neredeyse çalakalem. Böyle şiir mi olur? Olmaz olsun. Kendimi zaten, " yarım kalan öykülerin yazarı, olmamış şiirlerin şairi ve makina imalatçısı " olarak tanımlıyorum. Yazdığım ve yaşadığım bir çok öykü yarım kaldı hayatımda, şiirlerim daima olmamış ve olmasını da pek umursamıyorum açıkçası ve en nihayetinde makine imalatçısı bir sanayiciyim. Bu yüzden şemsiyeci şiirleri diyorum bunlara. Hikâye meşhur; bir şemsiye tamircisi, yazmış olduğu şiirleri incelemesi için Shakespeare’e gönderdiğinde, ünlü yazarın cevabı şu olur: “Dostum siz şemsiye yapın, hep şemsiye yapın, sadece şemsiye yapın.” Ben de bu defa bir sanayici olarak şiir yazmaya giriştim ve o hevesli şemsiyeciden çok da farklı görmüyorum kendimi. Hem Aziz Nesin'in dehşetli isabetin...
Yorumlar
Yorum Gönder