Ana içeriğe atla

10 Mayıs 2024

Bugün, Ramada Kemalpaşa Otelinde, İzmir Büyükşehir Belediyesi başkanı sayın Dr. Cemil Tugay ve Kemalpaşa  Belediyesi başkanı sayın Mehmet Türkmen beyefendiler ile Kemalpaşa sanayisi ve yapılabilecekler üzerine bir toplantıdaydık. Cemil başkan konuşurken, bir anda iki yıl önce o anlarda babamı son defa gördüğümü hatırladım.

Sonra, 11 Mayıs 2022 günü saat 02:59'da çaldı telefonum; babam hasta değildi artık, ben de çocuk değildim.

Hemen ertesi günü, işyerine uğramak zorunda kaldım. Babamın kredi kartı ödemesi vardı; o olmasa da, kart ödemesi vardı ve ödemek için de buraya gelmeliydim. Buraya yazıyorum, çünkü bu satırları da yine işyerindeki odamda yazıyorum. Kapıdan ilk içeri girdiğimde, her şey çok büyük gözüktü bir anda gözüme. Sanki yeniden altı yaşımda fabrikaya gelmişim gibi, küçülmüştüm. O yalnızlığı öylece duydum, o anda anladım. Yine de "büyümem" lazımdı, hem de bir gün öncesinden, 10 mayıs 2022'den çok daha fazla büyümem lazımdı; çünkü artık "Yılmaz beyin oğlu" değildim burada.

"Yılmaz beyin oğlu" olmak çok güzeldi, imalatta büyüdüm ben; çocukken oyun alanlarımdan biri de burasıydı. Depoda, raflardaki cıvatalar, somunlar arasında süper marketçilik oynardım kendi kendime. Babamın odasında, rahmetli dedemin fotoğrafı asılıydı. Bir gün, çocuk aklımla, babama "sen öldüğünde ben de senin fotoğrafını asacağım" demiştim de, çok gülmüştü; öyle gülmüştü ki, bir anı olarak aklıma kazınmış. Şimdi odamda dedemin yanındaki fotoğrafına baktığımda pek çok zaman aklıma geliyor, bazen gülüyorum bazen gözlerim doluyor. Büyüdüm, üniversiteyi bitirdim, hemen ertesi gün işe başladım; ama yine de "Yılmaz beyin oğlu" olarak buradaydım. Bir de kendime üniversite yıllarında bir rumuz da bulmuştum: Adamolmazadam. Adam olmayacaktım ben, o ince alaycı, aylak üslubumla biraz öykü karalayacak, biraz da şiir yazamayacaktım. Evet, yazamayacaktım. Bir beceremedim, şiir yazmasını. Şiir yaşadığım oldu, dilim şiirlidir, yazdıklarım şiire de kaçar kimi zaman, ama şiir yazamadım işte.

Her neyse, o "adam olmazlığımı" sürdürme konforum vardı. Kör kütük aşık olup, kederden dipsiz kuyulara da düşebilirdim; banyoda ayağım da kayabilirdi. Babam vardı. Her durumda kaldırırdı beni. Aylaklığı azıttığımda biraz halıları izletirdi akşamları, düştüğümde kaldırırdı. İşte, o fotoğrafı, ne yazık ki erkenden duvara asmak zorunda kaldığımda, telefonun çaldığı o ilk andan beri, her şey değişti. Zaman zaman düşünürüm, "herhalde babam da böyle büyümüştü" diye.

O ilk büyük körlük, sonra yolunu el yordamıyla bulmaya çalışmak; kimi zaman babam ne yapardının yolundan gitmek, bazen kendi yolunu bulmak. İşte iki yıl, dile kolay, iki yıl geçti bile. Çok klişe gelecek olsa da, hem çok kısa, hem de çok uzun geçti bu iki yıl. 

Geçen gün bir arkadaşımla konuşurken, çok güzel bir şey söyledi. Yanında kimse olmadan, kimseye güvenemeyeceğini bilerek, yalnız başına ilk defa arabayı park ettikten sonra, araba sürmeyi öğrendiğini anlamış. Çünkü yanında biri varken, nasıl olsa, o da bakıyor, bir hata yapsam uyarır, hatta gerekirse düzeltir rahatlığını hissediyormuş. Bunları söylediğinde, yukarıda yazdıklarım aklıma geldi ve kendi kendi kendime gülümsedim.

Yalnız kalmak, insanı büyütüyor. Atalarımız boşuna dememiş, gölgesi yeter, diye. Yokluğunda bile, hem işte, hem özel hayatımda, öğütleri ve kazınmış işaretleri yol göstericim olmaya devam ediyor.

Pek tabii yalnız değilim. İşyerinde, sevgili kardeşim ve ortağım Alperen; hayatımın her anında annem, ailem, kuzenlerim, iş arkadaşlarım ve tüm dostlarımın sevgisini ve desteğini daima duyuyorum; ama dolmayacak bir eksik var, hayat da zaten tam olarak bu. Böylece, bu kadar.

Bu iki yılda, Kemalpaşa Sanayici ve İş İnsanları Derneğinin benim hayatımda önemli bir yeri oldu. Babam benim böyle bir topluluğa katılmamı istiyordu. Yalan olmasın, o varken, adam olmazlık, iş adamlığından tatlı geliyordu. Sonra iş başa düşünce, Kenan abimin sayesinde Mutlu başkanımı tanıdım; onun sayesinde, geç olsun güç olmasın diyerek, bu değerli derneğe katıldım. Sevgili Yeşim başkanımın da teveccühleriyle, yönetim kuruluna da dahil olmuş oldum. Orada gerçekten çok sıcak karşılandım, değerli dostlar ve kardeşler kazandım. Her biri iyi ki varlar, var olsunlar. Bugün de, en başta yazdığım toplantıya, KESİAD yönetim kurulu üyesi olarak katıldım.

Toplantıda, Cemil başkanı dinlerken, geçen iki yılın kederi ve sonuçta bugün bu değerli mirası sürdürebiliyor olmanın kıvancını bir arada duydum. Bu bir arzı hal yazısı oldu, böylece. Bu akşamın ince kederini sizlerle paylaşmak, hem de uzun bir aradan sonra yazmak istedim.

Babam Azem Yılmaz İşbecer, güzel bir adamdı ve onun oğlu olmaktan gurur duyuyorum.



(10 mayıs 2024, saat 20:06, Demaksan)



Yorumlar

  1. Ah be canım kardeşim akşam akşam ağlattın vallahi, elimizden geldiğince hep yanındayız. Yattığı yer nur olsun babacığının. Mustafa Özduran

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kardeşim, sağ ol, var ol. Hep yanımdasınız. Allah razı olsun.

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kederli bir öğleden önce.

Adamın biri bir gün evden bakkala gitmek için sabah 7:47’de çıktı. Her şey yolunda gitse, ekmeğini alıp herhalde 8:05, bilemedin 8:15’te evde olacaktı. Olmadı. Eve döndüğünde saat gece on ikiyi çoktan geçmişti. Bakkaldan eve niye böylece geç döndüğünü de konu komşudan kimse merak etmedi. Kimse farkına bile varmadı, ama yine de o gün Nitat İnibat bakkaldan evine üç dakikalık yolu on altı, on yedi saatte dönebildi. Nitat bey, sabah kalktı, çayın suyunu koydu, üstüne dem attı, rahmetli babasından öğrendiği üzere iki parmak suyla soğuk demlemesini yaptı. Neyse ki daima temkinli bir adam olduğundan, evden çıkarken her ne olursa olsun ocağın altını kapatırdı. Yine kapattı. Pijamasının üstüne ceketini giydi. Cebine üç beş kuruş para aldı, bir de kimliğini aldı. Acaba fazla mı temkinliydi, ya da eve biraz geç ve zor döneceği içine mi doğmuştu? Yoksa Nitat beyin bu hazırlığının nedeni en başından ne yapacağını biliyor olması mıydı? Nitat bey ne yaptı? Kararlı adımlarla bakkala yürüdü. Kimsenin

Bir yenilgi hikâyesi.

" Kaybedince daha çok seveceksin. " Bu babalar gününde, babamı yitirdikten sonra ilk babalar günümde; sosyal medyada babamın bir fotoğrafıyla bereber, şu satırlarla başlayan kısacık bir yazı paylaşmıştım: " Bir kimsenin değerini, aslında ancak yokluğunda anlayabiliyoruz, demişti bir misafirim geçen gün. Öyleymiş. 11 mayıstan beri her gün, saat 02:59’dan itibaren her dakika, hemşire “gelin” diye çağırdığından beri her an bunu santim santim, milim milim anladım ve yine de bunu bir yerde idrak edemiyorum herhalde. " 12 ağustos akşamı, uzunca bir aranın ardından yine tribündeydim. Aranın nedeni de babamdı zaten, onun grip bile olmaması lazımdı, biz de elimizden geldiğince dikkat etmiştik. Pek tabii, keşke babam burada olsaydı da tribünlere hiç dönemeseydim. Elden ne gelir, takdiri ilahi gerçekleşmişti işte. Babam vefat etmişti ve ben tribündeydim. Altay hikâyemin tam içinde değildi babam, ben babadan oğula taraftar değilim, babam benim çocukluğumda futbolla tamamen ilgi

sürgününü yitiren bir şairin ardından.

ey en eski kuytulara saklanan çocuk sevgilerinin aleniliği, en derin kuyuların karıncalanan karanlığı, ses uyumları, bıçaklar ve bütün balkonlar; bir şairin arkasından ne kalır? ey en büyük adamların ayakkabıları, koca binaların camekanları, en derin korkulardan fışkıran öfke, kulak aşinalığı, kılıçlar ve bütün kadınlar; bir şairin arkasından kim kalır? kendi makus talihini makaslarla kesen terzilerdir şairler ve hep büyük konuşur, her zaman büyük ölürler. *