Ana içeriğe atla

Bir deplasman hikâyesi.


Size bir hikâye anlatayım mı? Bu anlatacağım benim hikâyemdir ve istediğiniz yerinde gülebilirsiniz. 25 ağustos 2018'de İstanbulspor deplasmanına nasıl gittiğimin hikâyesini anlatacağım, ama evvela nedenini de bilmelisiniz. Tribünde olan hemen herkesin bir tribün hikâyesi vardır, pek çoğu tribünlere babasıyla beraber çocuklukta başlamış ve takımını deyim yerindeyse "ilk aşkı" olarak sevmiştir. Benim babam futbolu pek sevmez ve tribün hikâyem ise otuzlarımdan sonra başladı, o gün Sarıyer'de binip Esenyurt'ta stadyumda indiğim deplasman otobüsünde bir "ağabey"dim, "arka beşli"den çok uzakta ön taraflarda "ağabey"lerin arasında oturan bir misafirdim. Yalan olmasın, daha besteleri bile tam bilmiyordum; ama deplasman otobüsündeydim. Ne diyordum? Neden? Kırık bir aşk hikâyesi yüzünden.

"Seversin kavuşamazsın, aşk olur" dediğini sanıyorum Âşık Veysel'in, ama bazen de işte sevip de kavuşamayınca, deplasmanda buluyorsun kendini. O başka bir hikâye, güzel bir hikâye, tanrı taksiratımızı affetsin. Ben o hikâyenin içinde büyüdüm, kendimi anlamam ve tam anlamıyla tanımam o günlerde oldu. Son defa kuyuya düştüm ve o karanlık kuyuların kaderim olmadığını da ondan sonra anladım. Şimdi o günlere ve o günlerde güncelere yazdıklarıma baktığımda kendime gülüyorum, sadece üç yıl geçmesine rağmen. 

Her neyse, benim yazacağım bir deplasman hikâyesidir. Kendime bir meşgale bulmalıydım ve artık kendi şehrimin takımını tutmalıydım. Sevgili kuzenim, namı diğer "başkanım" Burak, Altay'ı üçüncü ligden Buca İlçe Stadı günlerinden beri takip ediyordu. Beraberce İzmir Atatürk'te Sakaryaspor maçına gittik. Stadda rüzgâr ve aklımızda maç vardı. O gün tutuldum herhalde tribünde olmaya ve Altay'ın eski taraftarı arasında kafası olmasa da aklı daima dumanlı bir yeni taraftardım. Futbol, tribünde televizyonlardan çok daha güzeldi. Tribünde tanımadığın binlerce insan, bilmediğin binlerce hikâyenin içinde boynunda atkıyla o binlerle beraber bir bütündün işte. "Ne Londra konferansı, ne atom bombası", ne de aşk acısı! Bir son dakika golünün sonrasında, tribünlerde altı yedi basamak inerken, başka hiçbir şey kalmıyordu geriye. Marco Paixao gole giderken başka hiçbir şeyi hatırlamıyordu insan. Altay tarihinin ve belki de Türk futbol tarihinin en özel golcülerinden birinin gollerini en azından pandemiye kadar tribünde izledim belki de bu yüzden ve ileride yeğenlerime, torunlarıma anlatabileceğim bir futbol hikâyem oldu, "kırık bir aşk hikâyesi yüzünden."

Maç günü ben kendimden kaçışımın bir parçası olarak, Pendik-Kurtköy'de kalıyordum. İzmir'den deplasmana gelecek taraftarlarla bir şekilde iletişime geçtim ve Sarıyer'de onlara katılmamı söylediler. 

Bilen bilir, Evliya Çelebi'nin yolculuğu gibi birşeydir, Kurtköy'den hele de toplu taşımayla "karşı"ya, Istanbul'a gitmek.  "Seyahat ya rasulallah" deyip de 18K'ya bindim. "Kırk gün kırk gece yol aldıktan sonra" Kadıköy'e vardım. (Evet, mübalağada da Evliya Çelebi kadar iddialıyım.) Kadıköy'de Karaköy motoruna bindim, ama "cumartesi anneleri"nin eylemlerinin yasaklandığı gün olması nedeniyle aziz şehir kıvılcımlıydı. Motorda, propaganda yapan gençler ve ardından çıkan tartışma motorun geri dönmesine neden oldu. Biraz sonra yeniden yola çıktık ve bu defa Karaköy'e vardık.

Karaköy'den tünelle İstiklal Caddesi ve tünel yakınklarında Türk Alman Kitabevi Kafede bir kahve içerken deplasman otobüsünden kontağımla yeniden yazıştım. Kız kardeşime çektiğim "selfie"yi de yanlışlıkla adama attım orada, ama iyi oldu bir yandan da, beni görmüş oldu. "Sultanî"nin orada, "cumartesi anneleri"nin olması gerektiği yerde bir kaos vardı, çok uzaklardan biber gazından da az biraz nasiplenip, tünelle Karaköy'e inip tabanvayla Beşiktaşa; dolmuşla Sarıyer'e geçtim.

Sarıyer'deydim, iyi güzel de kontağımın telefonu kapanmıştı. Bir buluşma noktamız yoktu ve Sarıyer meydanın oralar kazan ben kepçe, "deli dana gibi" dolanıyordum. Yok, bulamıyordum. Dünyanın bir ucundan buraya kadar gelmiştim, otuz küsur yaşımdan sonra ilk deplasmanımı yapacaktım, lâkin işte kimseyi bulamamıştım. Oldukça moralim bozuldu, sahilde bir zincir dondurmacıda oturup çorba içmeye başladım. Çorbayı hüpletirken yanımdan rastalı saçlarıyla siyah tişörtlü bir genç geçiyordu ve tişörtünün arkasında kocaman harflerle "ALTAY" yazıyordu. Masadan fırlayıp yakaladım, herhalde yeni gelmişlerdi. Toplandıkları yeri öğrenip yürüdüm.

Taraftarların arasına girdim, kontağım beni tanıdı, "kusura bakma, telefon kapandı" dedi. Öylece muhabbet etmeye başladık taraftarlarla. Herhalde hemen hepsi, atadan babadan Altaylı, bu işleri bilen, deplasman yapan, tribüncü insanlardı. Ben ise bu yaşından sonra tribünlere girmeye çalışan, bıyıklı, siyah beyaz Cem Karaca tişörtlü kimsenin tanımadığı bir adamdım. Kalkış vakti geldiğinde, iki otobüsten ilkine bindim, işte deplasman otobüsündeydim. Peki ne oldu? Otobüsten indirildim.

Evet. Yüz hafızam iyi değildir, kimdi hatırlamıyorum, ama muhakkak otobüste ağırlığı olan biriydi, İzmir'den gelmediğim için, beni tanımadığı için, beni otobüse almak istemedi. Ajan provakatör müydüm, neydim? Neyin nesi, kimin fesiydim? Otobüsten indim, bir an düşündüm, bu uzun yolculuğu nihayete erdirmeye, vuslata niyetliydim. Kalkmak üzere olan ikinci otobüse atladım. Kontak kurduğum taraftar da o otobüsteydi ve önlerde bir yerde oturdum. Polis eskortu eşliğinde dünyanın öbür ucuna,  Esenyurt Necmi Kadıoğlu Stadı'na gittik. 

Ondan önceki sene "Gümüşhane gol yedikçe, saldırmış" ve son maçta Gümüşhanespor'u İzmir Atatürk Stadında on binlerin önünde 3-0 yenerek, Altay direkt birinci lige yeni yükselmişti ve ay kararmıştı. Ligde üçüncü haftaydı ve iç sahada cezamız nedeniyle yeni futbolcuları ilk defa izliyordum. Paixao'nun hat-trick'i, Kappel ve Aganoviç'in golleriyle 5-0 yendik. 

O maçtan sonra Paixao'nun ve Altay'ın nice golünü, İzmir Atatürk Stadında, Doğanlar Stadında, Menemen Stadında izledim. Boynumda atkıyı ve armayı yüreğimde taşıdım. En başta yazdığım üzere tribünde olan hemen herkesin bir hikâyesi vardır ve benim hikâyem işte kısaca budur. Fotoğraf o maça aittir ve beni soldaki pankartı yukarıya doğru takip ederek, duvar kenarında bulabilirsiniz. Evet, o ufak tefek adam benim.

*

Geçen cumartesi, aynı stadta, pandemi yüzünden boş tribünler önünde, İstanbulspor'u Deniz Kadah'ın golüyle 1-0 yenip, TFF Birinci Lig Play-off finaline kaldık. Bu akşam Altınordu'yu yenip, 18 yıllık hasreti sonlandırmak, ait olduğumuz lige dönmek istiyoruz. Finallere aşina Büyük Mustafa'yla beraber, yıllardır "ne zaman geleceğini" sorduğumuz "o büyük gece"nin bu gece olmasını bütün yüreğimizle istiyoruz. Kulübün play-off için yaptırdığı güzel rap şarkısının başı, işte bugünü anlatıyor. 


"Gün gelir çıkar kalbin yerinden. O gün geldi, yüklen yürekten!"




Yorumlar

  1. Çok güzel bir hikaye. Keyifle okudum. Veee Büyük Altay artık süper ligte. Sen de Sakarya maçından bu yana iki şampiyonluk yaşamış oldun. Kuzenin ve ben siyah günlere ama sen beyaz günlere denk geldin. Hep beyaz günlerde kalmak dileğiyle.

    YanıtlaSil
  2. “Siyahı var, beyazı var; bu alemin kralı var” diyorum ilk olarak. Okuyan gözlere sağlık, çok teşekkürler.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ötekinin Hikâyesi

Quid rides?  Mutato nomine, de te fabula narratur. Quintus Horatius Flaccus “Güya buraya bir daha asla gelmeyecektim.” Beyoğlu’nda, İstiklal Caddesinde, bir Amerikan kahvecisinin tuvaletinin kapısında görmüştüm bu cümleyi. Hiç unutamadım. Çünkü o zamanlar bir hikâye üzerinde düşünüyordum, nereden başlamalıyım, nasıl yazmalıyım diye kendime soruyordum. Yıllarca çabaladım, aslında yıllarca kaçtım yazmaktan. Çünkü kalemi elime her aldığımda, kendimi bir daha gelemeyeceğim kadar güzel zamanlarda buluyordum ve bu yüzden de hatırlamamak için “bir daha gelmeyeceğim” deyip yazmaktan kaçıyordum. Boşuna kaçıyordum aslında, bir daha gelmeyecek olsa da yaşanmış olması bile hayatımın geri kalanını değiştiren, güzelleştiren bir hikâye yaşadım. Bir hikâyenin ilk cümlesi önemlidir. Okuru okumaya ikna etmeye ilk cümlede başlamalıdır yazar. İlk cümle, çarpıcı olmalı, etkileyici olmalı; akılda kalmalıdır. Bu hikâyenin başı benim için çarpıcıydı, tam anlamıyla, olması gerektiği gibi.

Açık uçlu hikâye.

Evvela ithaf. -beni yeniden yazmaya çağıran M'ye hikâyeden önceki yazımdır. Ve yazgısını kendi çağıran yazıya giriş. Yazmayı unuttuğum bir hikâyeyi okudum bugün, neden ve nasıl bilmiyorum, çünkü yazmayı da unutmuştum. Ellerim olduğunu dahi unutmuştum. Ellerim olmadan kördüm ben. Kararsız kararlığa körlemesine girdim, kararsızdı muhakkak, çünkü yazılmamış bir hikâye yazılmayı beklemez.  Kahvenin karanlığını akla çağıran gelişme. Hayat bu yüzden tuhaf, beklenmeyen yerde başlarız yazmaya, bir daha yazmayacağına dair bir yanılgı içine hâkim olduğunda. Hikâye gözlerine bakar ve yaz beni der, yazar iradesizdir, irade sahibi olan öyküdür okuyan bilmez. Hikâye yazdırır kendini. İlham dersin yahut rüzgâr, kendine çağırır hikâye. Alelacele gidersin, hayat bu yüzden tuhaf. Yazamayacağın sanrısını ve onca işi bırakır, hikâyenin gözlerinde bir kelimede bin kelime çağırır aklın.  Yazar çaresizdir, hikâyenin esiridir. Geç kaldığını düşünse de, başlar yazmaya. Sonunu b

Taksir.

Körparlak bir ay gibi parlıyordu yorgun gecenin sabahı, susmamın nedeninden habersiz, konuşmamdan umarsızdı. Yine de bir merhaba dememi istiyordu, öylesi kolaydı. Karşımdaydı. Kör bir sessizliğin gürültüsü ürkütmüştü, şimşeklerden korkan bir çocuğun gözleriyle. Gözünün tam ortasında bir ıslaklık parlıyordu, suya vuran ay gibi, o kadar. Neden, dedi, sormasından belliydi beni hiç tanımadığı, anlamadığı, inanmadığı, umursamadığı. İstemediğini söylediği ağzında, bazı yalanlar geveledi. Cesetler dahi konuşsun istiyordu, tek istediği oydu. Belki karşısında oturanın hisleri, arzuları, acıları, öfkesi, uzun lafın kısası, ruhu olduğundan bile habersizdi. İnanmak istemiyordu işlediği cinayete, kaçıncı bıçakta öldürdüm sizi bay maktül, diye sormasından belliydi bir taksir olduğu. Tanrı taksiratımızı affetsin. Bıçağı vurdu achillesimi bulana değin, bulanıyordu yer göğe dün gece.