Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Asansörün tadı

Yazmak hakkında ahkam (ahkam'ın a'larının şapkları nereye gelir?) kesiyorum da, ben bir daha yazmayacağım, söylemeyeceğim birine, veda SMS'i yazarken "asansör tadında yaşam olmaz, nitekim asansörün tadı olmaz"  yazmış adam olmazın biriyim. Yok, kuru sulu herhangi birşey kullanmamıştım, hayır, alkollü falan da değildim. Kesinlikle, sizi temin ederim, şu yaşıma kadar herhangi bir asansörü yalamış değilim, bunayıncaya kadar da yalamayı düşünmüyorum. (95 yaşındaki beni asansörleri yalarken hayal edebilirsiniz) Bir metafor olarak "asansör", bildiğiniz üzere, "iniş-çıkış"ı temsil eder. Gerçekte de asansörler, bindiğiniz üzere, inip çıkarlar, çok çeşitli asansörler vardır; binek asansörleri, yük asansörleri, "Seralis" cephe asansörleri. ( www.seralis.com.tr / bu bir reklamdır) Bir metafor olarak olarak "asansörün tadı" ise, ne demekse, bilemedim. Yazarken, hoşuma gitmiş olmalı, gerçi sonuna "yeğen" yaz, bildiğin o ...

"Kelime"

Doğru kelimeyi bilmiyorum, ne zamandır da yazamıyorum, bildiğim kelimeleri de eskisi kadar yan yana getiremiyorum. Yine de umudumu kesmiş değilim, birgün bulacağım yeni öykümün o kelimesini, yeni "başlangıç"ı, birgün yeniden de yazacağım bu "başlangıç"tan, eskisinden güzel. Zaten her yeni, eskisinden güzel, eskiden fazla, en azından bir fazla değil mi? Tarih, günler, hemen herşey ileriye doğru gider. *** Doğru kelime'yi arıyorum. Aslında aramak yaptığım şey değil, yalnızca onu anlatmak için kullandığım yanlış bir kelime. "Doğru kelime"nin yolundayım hep, bu bir öykünün ilk kelimesiyse bazen onu düşünüyorum, o adını bilmediğim ve seveceğim yeni kadınsa onu arıyorum, ama "sır" ise, sadece yürüyorum. O var ve yok, bulunması imkansız öyleyse aramak gereksiz, ben sadece bir sokakta yürüyorum. Bugün yüzlere baktım, kaç tane yüz gördüm bilmem, ama önümde gelen geçen tüm yüzlere baktım. Birden kelime'nin şimdi hariç her anda olduğunu san...

Yazamamak üzerine bir defa daha yazmak

okuyorum, açlıkla okuyorum, yazamıyorum, en son ne zaman gerçekten yazdım, anımsamıyorum. öyle ise, belki de hiç yazmadım, yazdıklarım yanılgılarımdı. yazdıklarımı sevdiğim oldu, beni sevmeyen kadınlar bile sevdiler genelde yazdıklarımı, bazen yazmanın bana yazgı olduğunu düşündüğüm oldu, şimdi yirmiüç yaşındayım, düşündüklerimin sadece düşlemek olması ihtimali soğuk vuruyor yüzüme. belki yarın bir öykü yazsam, yeniden düşleyeceğim, herkes herşeyi düşlemektedir. ama şimdi bir çukura düşmekteyim, yazamamak sanrısının, sancı olarak beynimde yankılandığı bir kuytudayım. süslü kelimeler kullanarak, kelimelerin çağrışımlarından satırları çoğaltarak, o iğrenç kullanılmaktan eskimiş imgelere sığınarak, hâlâ gerçeği saklıyorum, aslında şu an bile yazamıyorum. sevemiyorum da. hani sevecekmişim gibi geliyor arada, ama yazacakmışım gibi gelmiyor. yazamayacak olsam bir daha, elimde üç-beş tane öykü var, lisede yazdığım öykü taslakları var, ve lise sonda " düşyazı " olarak yaz...

"Hiçbirşey'mişcesine"

Nisan biiti sayılır, yılın üçte biri demektir. Geçmiş nisanla bu nisan arasında, insanlar ortasında,  akşamüstü havasında yazıyorum. Bu nisan pek keyfim yoktu, sürekli bir halsizlik ve sonsuz bir yorgunlukla, pek birşey yapmadan ve yazmadan, öylesine, geldim ve gittim. Kafam dolu, sözüm boş, elim kalemden uzak, insanların arasından geçtim. Gördüm, görmemem gerekeni görmedim, yeni şarkılar dinledim, aşık olmak istedim. Pek birşey yapmadım, yeni birşey olmadım. Hiçbirşey'mişcesine, boşlukta asılı kalan bi sokak lambası ışığı kadar amaçsız, anlamsız bir kelimekırığı, alelâde bir imge gibi. Gülmek ile gülmemek arasında kalmış, kırık bir dudak. Yanıma kalem almadan dolaştım, yalnız, neredeyse sokaksız dolaştım. Oysa, nisanlar böyle aylar değildir. Baharın ortasıdır, imge'nin kendisi ve nedenidir. Bir gazoz aromasıdır, nedensiz bir tınıdır.

Bahar havasında, şiir'e dair, şiir'den dolayı

Orhan Veli öyle demiş ki, öylesine güzel, kim "güzel havalar"dan bahsetse, şairin mısralarıyla söylüyor. Bir şair'in huzuru bu olsa gerek ve bir şair huzursuz olsa gerekir, say ki, şeytan azapta gerek. Şair'e gece gerek sanırım, iflah olmaz bir umut, tatlı bir hüzün, birşeyler gerek. Yunus'a "Sen'i" gerek, misal, ve Orhan Veli'ye bir "dalgacı"lık, Neyzen Tevfik'e mey gerek. Şair'e şey gerek, hep birşey, adı olsun olmasın bir şey... Şiire şair gerek, aşık ile maşuk, ve biz okura da şiir gerek bu "güzel havalar"da. Beni bu güzel havalar mahvetti, Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden. Tütüne böyle havada alıştım, Böyle havada aşık oldum; Eve ekmekle tuz götürmeyi Böyle havalarda unuttum; Şiir yazma hastalığım Hep böyle havalarda nüksetti; Beni bu güzel havalar mahvetti.

"Şaban" üzerine...

Kemal Sunal filmlerini izliyorum bu ara. Evet, televizyonda milyon defa oynayan filmleri, hani halkımızın beğendiği "kaba" komediler. Heyhat, buradan ve yeniden izleyince öyle görünmüyor. Hedef kitlesi halk olan, nitelikli komediler bunlar. Toplumcu bir yapıdalar, dertlerini sıkmadan anlatmayı beceriyorlar. Genellikle Türkiye'nin doğusundaki ağalık sistemine / sorununa eğiliyorlar ve başarılılar. Meselenin ağırlığını komediyle kaldırabilmek, pek de kolay değil. Yan rollerdeki her oyuncu, her filmde döktürüyor, oyunculuk kalitesi filmleri zaman ötesine taşıyor. Kemal Sunal'da, ki filmlerde adı genellikle Şaban oluyor, kendisinden eski olan Charlie Chaplin'in "Şarlo"su veya kendisinden sonra gelen Rowan Atkinson'un "Bean"inden eksik değil, kesinlikle, onlar kadar evrensel bir karakter. Kemal Sunal da, Aziz Nesin gibi, halka hitap eden, kolay anlaşılabilen, amacı da bu olan eserler üretti. Ama, bu entellektüel bir kalite taşımadıkları an...

Büyümek ağrısı

Saykodelik birşeyler çalıyor kulağıma, otobüs kalabalık tıkabasa. Yedibuçuk dersine gidiyorum. Kafam dolu. Küçük şeylerle uğraşırken, birşey oluyor, kalakalıyorsun öylece. Oysa zaferler kazanmıştım budalaca. Küçük bir çocuk, yorgun bakıyor, direğe tutunmuş bir eli annesinde, gözüm kayıyor, canım hiç çekmiyor büyümek, bıyıklarım ve sakallarımı sevesim gelmiyor. Ne acayip, ne üzüntüler, ne sevinçler yaşayacağız daha. Sakallarımı kesesim geliyor, sakallarım olmayınca eskiler geri gelsin istiyorum. Ama sulukola içemem artık ve benden dokuz yaş küçük kardeşim boyumu geçti. Büyüdüm ve kemiklerim ağrımıyor artık, uzamayacağım daha. İliklerime kadar ağrıyorum ama şimdi, düşlerim kesiliyor, uykularım uyumamaktan beter. Ata biniyordum sonra altı yaşımda rüya görürken, tatlı kaşığıyla çorba içerdim, doksan santimdim. Şimdi değilim... İnsanların beline gelirdim, herşey büyüktü. Şimdi herşey büyüyor yorgun gözümde. Bildiğim ilk an'ı hatırlıyorum, soruyorum kendikendime şaşkı...