Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Hava durumu.

Beni yazmaya çağıran biri olmuştu, üstelik yazdıklarımı okumuştu. Şimdi bir rüya sanıyorum, hem de gerçek olduğunu bilerek. Tuhaf, korkunç tuhaf, yaşanmamış herşeyin yaşananlardan daha güçlü olması. Bir şehri hiç bilmeden yitirmek. Bilmediğin bir şehri özlemek. Londra bulutlu, gece yağmur yağacak. Hava durumunun ardından haberleri dinleyebilirsiniz...

Yirmi Haziran 1933

Sabahattin Ali'nin, Kürk Mantolu Maddona'sında Raif efendinin defteri, bundan seksen üç yıl önce bugün, 20 haziran 1933'te şu cümleyle başlar. " Dün başımdan garip bir hadise geçti ve bana on sene evvelki başka bir takım hadiseleri yeniden yaşattı. " * Onu mu gördün, dedi. Evet, dedim. Gördüm ve üstelik duydum. Biricik notamın sesini duydum. Yüz yıllık birşeyler, dedim, izafiyet dedi, zafiyet dedim. Üzerinize afiyet, haziranı hazan eylediler, gözlerine değemeyince güzeli güz eylediler.  Ondördü gibi parlıyor şimdi yalnızlığım geceye. Geriye daima güz kalıyor. Yenilgilerimin birbiri üzerine ve defalarca beni kesmesi üzerine hikâyeden görünmez bir kırmızı geçiyor. Görüyorum, çünkü Re'yi gördüm. Benden başka kimse görmeyecek Re'yi, yüz yıldır yanında olan, yüz yıllar boyunca daha yanında olsa ve yüzüne baksa da göremeyecek. Görelilik ise, bana göre budur. Bir tabloda ve yahut on altı aralıkta gördüğüne çarpılmak ve her gördüğünde yüreğinin gürültüsünü duyabil...

Yazgının arkası.

Gölgesizin gölgesini gördüm tanıdım, yazısından tanıdım, hem de hazirandı. Hem de nasıl birgün, evvel zamanda bir yazda, beraberce yüzün, yeldeğirmenlerinin, bilincin arkasını dolaşmak üzere hikâyelerimizin kesiştiği dostların hikâyelerini birleştirdiği gündü. Ben de hiç bitmeyecek bir hikâyeme bakıyordum. Önceydi. Sonra gölgesizin gölgesini yazısından tanıdım, sıcaktan yakındım. Sanırım hacivattı. Güzü övecektim vazgeçtim. Ne tuhaf hikâyeydi, yazdım. Beni hiç yazmaya çağırtmamıştı, yazdığımı bile bilmiyordu. Onu gördüğümde bir nota gördüğümü bilmiyordu. Neyi bildiğini hiç bilemedim. Beni nasıl bildiğini bile, oysa ölmedim. Açık uçlu bir hikâye değildi, üçüncü şahsın hikâyesiydi. Yazılmamış bir novella. Yazılmadığı için hiç olmamış. Çünkü içinden kırmızı geçmeliydi, yazılması için, ama geçmedi. Öfkem hiç dinmedi kırmızının yokluğuna. Karşımdaydı yine. Yüreğimi duyuyordum yine. Yazgının arkasını dolaşan üç arkadaştan ikisi, yolunu, yazgısını, hikâyesini birleştiriyordu, üçüncüsü (ve san...

Dikey ve yatay mutsuzluk.

" (...)  Yazık sevgime diyor birisi/ Güzel gözlü bir çocuğun bile/ o kadar korunmuş bir yazı yoktu/ Ne denmelidir bilemiyorum/ sevgim acıyor/ Gemiler gene gelip gidiyor/ Dağlar kararıp aydınlanacaklar/ Ve o kadar  (...)" Mesele biraz da bu. Bu olmalı. Olacağından fazlasını beklememek.  İnsanım, bekliyorum. Umut ediyorum. Yanılıyorum. Mutlu olabileceğim yanılgısına her düştüğümde, sonra bu mutsuzluğa geri döndüğümde ilk olarak çöküyorum. Sonra alışıyorum. Karanlığa alışmak kadar. Kolay, hem de zor. Meselem bu benim. Mutsuzluk. Yaradılışım. İnsan yaradılışına karşı hareket etmemeli. Ama, insanım. Aşık oluyorum. Dört mevsim güzün neresinde olursa olsun bir bahar açıyor. Bir çiçek. Karanlığa, karanlığıma inat öylece beyaz. Kaldırımların arasında fışkıran insanı hem sevindiren hem hüzünlendiren o çiçekler gibi. Kadar. Ama, eziyorlar. İsteyerek değil, bilmeden. Kaldırımda yürürken bilmeden ezdikleri o çiçekler kadar. Sanırım bu bazen olabiliyor . Sonra kendime dönüyorum...

Açık Uçlu Hikâye'ye başka bir son.

Dünlerde bir gün geçmiş gelecek zaman olarak yazdığım birşeyi, bugün yaptım. Gelmeyecek zamanı getirdim, pişman değilim. Muhakememi yitirmiş olabilirim, kendime hâkim değilim, ama pişman değilim. Sonunda ne olursa olsun, iyi ki yaptım diyeceğim. Öğlenlere akşam getirdim. Kalemsiz ve kelimesiz yazdım. Yeni bir lisan kazandım. Her çağrına uyarım dedim yeni lisanımda. Açık uçlu hikâyeye başka bir son yazdım, açık uçlu hikayelerin sonsuz sonu vardır, birini yazdım. Bir defa daha değiştirmeye, bin defa daha yazmaya hazırım. " Seni iyi ki tanıdım, sonra iyi ki yeniden tanıdım. Hayatımı değiştirdin, anlam verdin, güzelleştirdin. Yazıyorum yeniden senin yüzünden. Yüzün ne güzel, gözlerin ne güzel, ellerin ne güzel. " dedim kimse duymadı. Yazdım yeni lisanımla, kağıdın ruhu duymadı. Kağıdın ruhuna inanıyor değilim, ama muhakeme yeteneğimi yitirdim. Azıcık aklım olsaydı eğer pazarları, öyle yapar mıydım? Milyonlarca insana yeten bir şehri kendime dar eder miydim? Büyük caddeyi ufac...

Bahargüzünde bir çiçek.

Bahargüzünde hiç çiçek açar mı dedi bir bulut bana bugün. Yerin yüzünde herşeye yer var dedim. Hem bir hikâyenin sonu yazgı değildir ya, bir kaleme bakar. Çiçektir bulutu deler, güneş şehire dolar. Bahargüzünde bir çiçeğe bulutları delmesini ben söyledim. Bir hikâyenin sonunu değiştirdim, bitmiş bir şiire yeni dizeler ekledim. Çiçeklerin yazgısıdır güzü dağıtmak.

Yirmi bir mayıs.

Döndüğümde şehir bulutluydu. Şaşırmalıydım, çünkü mayıstı. Ben şaşırmadım. Güzü getirmiştim, aklım bulutluydu. Elimden gelse her yaprağı sarıya boyardım. Her sokağı kızıla. Ben yapamadım. Ben yazdım. Her sokağı kızıla yazdım. Hangi şehirdesin bilmeden, umursamadan, çünkü her şehir birbirine karıştı, seni yazdım. Dudaklarını, çeneni, burnunu, yanaklarını yazdım. Bu şehrin ilk üç dizesini, diğer şehrin büyük caddesini birbirine karıştırdım. Her şehir biraz sen, biraz benim yenilgimdi. Huzurumu yitirdim, bir kediydim, resmimi yaptım, üzerimi griye boyadılar. Ben şaşırmadım. Şiirliydi, hem de korkunçtu. Döndüğümde şehir bulutluydu, hem mayıstı hem de güzdü. Bir fotoğrafına baktım, seni yazdım. Saçlarını, gözlerini, çizgilerini yazdım. Kendimi yanına yazdım, üstünü çizdim. Biraz aklımı yitirdim, biraz kendimi buldum. Ben bulutluydum.